1950 ruhu mu, yoksa yeni bir durum mu?

Seçmenleri 22 Temmuz'da 'Cumhuriyet-demokrasi' ikilemine zorlamak, ülkede kutuplaştırmayı iyice artırabilir. Esen rüzgâr '1950 rüzgârı' değil.

22 Temmuz seçimleri için Anadolu'dan ve Trakya'dan karışık ve zihin bulandıran haberler geliyor.
AK Parti kaynaklarına bakacak olursanız cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları ülke çapında kendilerine olan sempatiyi öyle bir
artırdı ki, bir siyasetçinin ifadesine göre, "Adeta 1950 ruhu geri geldi".
1950 ruhuyla kastedilen, merhum Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin ezici bir seçim zaferiyle iktidara gelişi. Daha doğrusu, ilk defa serbest denebilecek çok partili seçimle tanışan seçmenin büyük bir iştahla genel oy hakkını ve oy hakkının üstünlüğünü sahiplenişi. Benzetmeyi yapanlar, 1950'de seçmenin tek parti iktidarının yol açtığı basınçtan kurtuluşuyla bugünkü durumun, muhafazakâr seçmen tarafından bir tutulduğunu düşünüyor.
Denmek isteniyor ki, yargının, siyasi ve toplumsal muhalefetin ve silahlı kuvvetlerin, siyasi iktidarların istediklerini yapması önünde engel olmasını istemeyen muhafazakâr seçmen, daha önce hangi partiden olursa olsun, 22 Temmuz'da AK Parti'ye oy verecektir.
Bazı AK Parti yöneticileri bunu o derece abartıyorlar ki, dışarıdan Türkiye'ye zaten ikircikli bakışları daha da bulanıklaştırdıklarını göremiyorlar. İsim vermeden bir örnek vereceğim. Geçenlerde Avrupa'daki ciddi bir düşünce kuruluşunun Türkiye ve bölgesini inceleyen uzmanı Ankara'daydı. Daha önce İstanbul'da AK Parti'nin yurtdışında da tanınan önde bir ismiyle görüşmüştü. Bana, "Seçmen ezici destek veriyormuş. İktidar partisi 400, belki 450 milletvekili kazanabilirmiş. Doğru olabilir mi?" diye sordu. Bunu endişe ile sordu. Çünkü
o parti yetkilisinin bunu övünülecek bir şeymiş gibi anlatmasına karşın Batı Avrupalı çoğulcu mantık, böyle bir durumun her çoğulcu demokrasi için felaket olacağını biliyordu. Oysa, AK Parti kurmayları arasında yapılan en iyimser değerlendirmelerin dahi 300'ü anca aştığı yolunda bilgiye sahiptim.
Burada önemli olan AK Partililerin ve o akışa kendilerini kaptıranların, 1950 ruhu söylemine inanmaları.
Ama bugünkü durumu 1950'den ayıran özellikler var.
Başlangıç için, AK Parti o zamanki DP gibi muhalefette değil, iktidarda. Beş yıla yakındır iktidarda. 27 Nisan'da Genelkurmay açıklaması ardından ertesi gün göstermeye çalıştı ki, artık askere eski hükümetlerin olduğu gibi pabuç bırakmaya da niyetli değil. Başbakan Tayyip Erdoğan, iktidarda mağduriyetin değil, ancak iktidarsızlığın sürekli yakınma sebebi sayılacağını bilecek kadar deneyimli bir siyasetçi.
İkinci olarak, Anadolu ve Trakya'dan gelen bütün işaretler seçmenin akın akın AK Parti'ye gittiği yolunda değil. Tam tersine olanlar da var. Yalnızca sayıları milyonları bulan ve Cumhuriyet'in laik ve demokratik yaşam tarzına sahip çıkan miting katılımcılarından söz etmiyorum. Kırsal kesimde tarım politikalarından bunalanlardan, şehirlerdeki işsizlere dek "Demokrasiye sahip çıkmayı" AK Parti'ye oy vermekle eş görmeyecek kesimler de seslerini Ankara'ya duyuruyor.
Dolayısıyla 22 Temmuz seçimlerini Cumhuriyet'in batıp batmayacağı işareti
olarak görmek ne kadar yanlışsa, demokrasinin kurtulup kurtulmayacağının işareti olarak görmek o kadar yanlış olur.
Türkiye son birkaç aydır daha önce yaşamadığı deneyimleri yaşıyor.
Hukuk reformlarıyla dolu geçen dört yıl ardından, şimdi siyasi üstyapıda kuralların değiştiği bir aşamadan geçiyoruz.
Ancak bu değişiklikler ne yazık ki planlı bir hazırlık içinde değil, cumhurbaşkanı seçememenin sancılı siyasi çatışma ortamında, oyun devam ederken gerçekleşiyor. Sıkıntı biraz da buradan kaynaklanıyor.
Asıl sıkıntının 22 Temmuz seçimi ardından cumhurbaşkanı seçimi yeniden gündemi zorladığında yaşanacağı şimdiden kestirilebiliyor. Genel seçime zaten kutuplaşma ortamında gidilirken, seçmeni cumhuriyet-demokrasi ikileminde bırakmaktan ancak kısa vadede tepki oyu beklenebilir. Uzun vadede fayda bekleniyorsa, bu yanlış bir yol.
Esen rüzgâr 1950 rüzgârı değil.