28 Şubat dersleri

28 Şubat deneyimin-den en iyi ders çıkaran ve lehine işleten siyasi ekibin Tayyip Erdoğan ve AK Parti olduğu söylenebilir.

'TSK'nın siyasetle, cumhurbaşkanlığının siyasetle arasında iletişim kopukluğu olduğuna inananlardanım. Bunun ortadan kaldırılması gerekir. Askerle ilişkileri düzenleyecek bakanlar var. Yanlış yorumları ortadan kaldırmak için hem Dışişleri Bakanı'nın, hem Milli Savunma Bakanı'nın bu iletişim kopukluğunu ortadan kaldıracak biçimde bakanlık yapmaları gerekir. Hepimizin aklına Savunma Bakanı deyince tank, silah alan bir bakan geliyor. TSK ile ilişkilerde güç politikasının hukuk politikasına dönüşmesi lazım.'
Bu sözler AK Parti Genel Başkan Yadımcısı Edibe Sözen'e ait. Dün CNN Türk'te Fikret Bila ile birlikte konuk ettiğimiz Sözen'in başka ilginç saptamaları ve fikirleri de var. Elektronik haberleşmeden ödünç aldığı 'Erişilebilir siyasi aktörler' tanımı bunlardan biri. Sözen'e göre, bugüne dek Türkiye'de modernleşmeyi temsil edenler, toplum açısından erişilebilir olmadıkları için başarısız oldular. Ve AK Parti bir aktör değişimi ihtiyacından kaynaklanıyor. Ona göre AK Parti din eksenli politikaları temsil etmiyor; ama moderleşme politikasının aktörleri, artık (Sözen 'Dünyadaki eğilim de böyle' diyor) daha muhafazakâr ve dindar.
Yeni kuşak politikacıladan Sözen, "Dindar olmakla din eksenli icraat iki ayrı şey" demesine karşın, "Ama eğer din eksenli politika konusunda kuşkular devam ediyorsa, demek ki yönetimden kaynaklanan bir problem var" diyecek kadar da kendisini sorgulayabilen, akademik bir bakışa sahip.
Sözen'in söyledikleri şu anda hükümeti bağlamıyor olabilir; henüz siyasette yeni.
Ama söyledikleri, (Şener ve Şahin'e haksızlık etmeyelim ama) en çok Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü tarafından temsil edilen AK Parti'nin Erbakan'ın Milli Görüş çizgisi içinden nasıl saptamalarla çıktıkları konusunda da işaretler veriyor.
Sözen, ileride AK Parti'yi oluşturacak kadroların Milli Görüş'ten ayrışmaya başladıkları tarihi 1994 yerel yönetim seçimlerine dek götürüyor. Ancak asıl kopuşun 28 Şubat süreci (1996-97) ile başladığı, Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığının devamı için 5+5 oylamasında olgunlaştığı ve nihayet Ahmet Necdet Sezer'in cumhurbaşkanlığı için Erbakan'a rağmen ret oyu verilmesiyle sonuçlandığını söylemek mümkün.
Dolayısıyla AK Parti'nin kuruluşunda Erbakan'ın siyasetinin bu ekip tarafından yüksek perdeden İslam milliyetçiliği, ümmetçiliğini vaazeden, ancak güç politikası, diğer deyişle 'kılıç şakırdatma' karşısında teslimiyetçi ve pazarlıkçı bulunmasının (ve hep kaybetmesinin) rol oynadığı söylenebilir.
Bu durum, AK Parti kadrolarının Milli Görüş'ün tersine Avrupa Birliği ve küresel ekonomi yanlısı olmasında da kendisini gösterir. Bunu en iyi anlatan ifade, Arınç'ın "Beni 28 Şubat AB'ci yaptı" cümlesidir.
AK Parti, içeride asker, yargı ve diğer yerleşik kurumlara karşın ayakta durabilme yolunu, 1- Uluslararası sistemle daha çok bütünleşme, 2- Bunun zorunlu sonucu olarak İslam milliyetçiliği söylemini ve Türkiye'de bir İslam cumhuriyeti kurulabileceği hülyasını terk etme, 3- Bunları kitlelere erişimi yüksek ve onlarla yüzyüze iletişim kurabilecek, 'onlar gibi' kadrolarla yapma yoluna gitti. Bu sonuncusu, Türkiye'de şimdiye dek kendisini modernizmin temsilcisi olarak tescil ettirmiş siyasi hareketlerin özellikle yoksun olduğu bir unsurdu.
Türkiye'nin AB ve küresel ekonomiyle bütünleşmesi sürecinde ve o sürece bağlı olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri de bir yol haritası benimsemeye başladı. Bu yol haritasına göre, asker ne yaparsa yapsın, kamuoyu gözünde, 1- Türk ekonomisinin krize sürüklenmesinden, 2- AB ile ilişkilerin kesilmesinden sorumlu tutulmamalıydı. Ve yine ne yapılırsa yapılsın bunun sonuçları, 3- Ülkede etnik temelde kitlesel çatışma ortamına yol açmamalı, 4- TBMM her koşulda açık ve işler kalmalıydı.
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 15 Ağustos basın toplantısındaki "İçeriden engellenmezsek, ekonomide uçuşa geçmek üzereyiz" sözleri de, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın 16 Ağustos'ta Köşk'teki tören ardından "Konuşunca da, konuşmayınca da borsa düştü diyorlar" yakınması da, buna karşın "İlkelerimize uygun davranırız" tavrı da bu çerçeve içinde değerlendirilince ayrı bir anlam kazanıyor.
Gelinen noktada, 28 Şubat deneyiminden en iyi ders çıkaran ve lehine işleten ekibin Erdoğan ve AK Parti ekibi olduğunu söylemek mümkün. İlk aşamayı başarıyla geride bırakan Erdoğan, şimdi ikinci aşamaya, muhafazakâr ve dindar kökleri olan bir ekibi, o kadar muhafazakâr ve dindar olmayan, ama alanında uzman, dışa açık takviyelerle siyasetin merkezine yerleştirmeye, mekezi yeniden tanımlamaya hazırlanıyor. Yeni Bakanlar Kurulu için "Bir takım kuruyorum" demesi bunu gösteriyor.
28 Şubat dersleri deyince önemli bir ayrıntıyı belirtmemek olmaz. 28 Şubat'ın Demirel'in Erbakan'ın elinden istifayı kapmasıyla sonuçlanmasında, yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ısrarlı tutumu ve güç politikası rol oynamamıştı. TÜSİAD, TOBB, Türk-İş, TESK ve DİSK'ten oluşan geniş bir kitlesel ittifak Erbakan-Çiller hükümetine karşı ortak tavır almıştı.
Dün TÜSİAD'ın da son kararını açıklaması ardından, bu beş kuruluştan (Başkanı Derviş Günday'ı CHP'ye milletvekili veren TESK dışında) dördü, Gül'ün cumhurbaşkanlığına itiraz etmeyen, laik ve demokratik sınırlar içinde kabullenen bir çizgide bulunuyorlar.
Atılacak her keskin siyasi adımın bir kitle tabanı, kitle desteği bulunması ilkesi 28 Şubat'ta işlemişti. Kitle tavrı değişmez diye bir kural yok tabii ki, ama mevcut gelişmeleri de bu çerçevede değerlendirmekte yarar var.