AB ile köprüleri tamirde fasıl fırsatı

Türkiye'nin çıkarı Ortadoğu'nun ucu açık ve güvensiz ilişkileri yerine, AB'nin yine ucu açık ama güvenli ilişkilerinde.

AB Komisyonu’nun 22 Ekim’de Türkiye üyelik müzakerelerinde yeni bir faslı açma kararı, son yıllarda epey iniş çıkış yaşayan ilişkileri toparlamak açısından her iki taraf için de bir fırsat sayılmalı; tabii bu fırsatın doğmasını sağlayan tarafın müzakereyi açan AB olduğunu unutmadan...

Bölgesel politikalar, üç yıllık suskunluktan sonra açılan ilk müzakere faslı oldu. Başbakan Erdoğan dün, 23 Ekim’de Kosova’ya giderken Fransa’nın değişen tutumu sayesinde bundan sonrası için daha umutlu olduğunu söyledi. Kastettiği, Fransız Cumhurbaşkanı Hollande’ın selefi Sarkozy’ye göre daha ılımlı bir Türkiye politikası izliyor olmasıydı. Bunda bir haklılık payı var. Ancak Türkiye-AB ilişkilerindeki sorunları Fransa’nın tutumundan ibaret görmek durumu anlatmakta yetersiz kalıyor. AB Komisyonu, Türkiye’nin önünde ne gibi sorunlar gördüğünü aslında 15 Ekim’de yayımladığı İlerleme Raporu’nda sıraladı; demokratikleşme ve Kıbrıs diye iki başlık altında toplamak mümkün.

Çünkü Gezi protestolarındaki polis tutumundan Kürt sorununa siyasi çözüm amaçlı girişime, yargı kalitesini arttırmak doğrultusunda ilerleme sağlanamadığı eleştirisinden devlet yönetiminde şeffaflık ve kuvvetler ayrılığı sorunlarına dek sıralanan konuların tamamı, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinin düzeyi başlığı altında yer buluyor. Üstelik hükümetin reformların süreceği taahhüdü övülerek teşvik edici olmaya da çalışılarak...

Diğer sorun alanı Kıbrıs ise çözümü hem kolay, hem zor, çetrefil bir sorun. AB, Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine açmasının 1963 anlaşması açısından bir gereklilik olduğunu söylüyor. Rum hükümetinin yönettiği Kıbrıs Cumhuriyeti bu nedenle 8 faslın açılmasını engelliyor. Türkiye ise AB’ye Kıbrıs Türk tarafının 2004 Annan Planı oylamasına ‘evet’ oyu verdiği takdirde AB ambargosundan kurtulacağı sözünü hatırlatıyor. Eğer Kıbrıslı Türk ve Rum taraflar arasında 26 Ekim’de başlaması umulan görüşmelerde ilerleme sağlanırsa bu Türkiye’nin de AB’nin de yararına olacaktır.

Çünkü ortada daha önce olmayan bir başka etken daha var.
Bundan üç yıl önce AB, Türkiye ile müzakere faslını açtığındaki Avrupa, Türkiye ve ortak komşuluk bölgeleri ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var. O zaman henüz Arap Baharı diye bir şey yoktu. Türkiye de Ortadoğu’da resmi olan-olmayan bütün aktörlerle, Batı’da pek kimsenin görüşemediği rahatlıkta görüşebiliyor olmanın tadını çıkarıyordu. Bugün durum, Lübnan’da kaçırılan pilotlarımızın Katar ve İran’ın desteğiyle kurtarılabilmiş olmasının da gösterdiği üzere artık o kadar rahat değil. Mısır ve Suriye’deki gelişmelerin Erdoğan hükümetinin arzu ettiği yönde seyretmemesi, İsrail’le sorunların sürmesi ve ABD’nin İran’la doğrudan ilişki kurmuş olması, Türkiye’yi bir durum değerlendirmesine sevk ediyor.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki ucu açık, güvensiz ve nereye gideceği belirsiz ilişkileriyle daha fazla enerji harcamak yerine AB ile yine ucu açık ama güvenli ve nereye gideceği az çok belli ilişkilere yoğunlaşmasında fayda var.

Üstelik bu süreçte Avrupa da değişti ve dersler çıkardı. Başarısız Arap Baharı deneyiminin ardından AB’nin duvarlarını daha da yükselteceği görülebiliyor. Bu yalnızca muhtemel terör eylemlerinden kendisini sakınmak için değil, aynı zamanda ekonomik krizi hâlâ atlatamamış Euro Bölgesi üzerine yeni göçmen dalgalarıyla gelecek ekonomik ve toplumsal yükü de önlemek için gerekebilir. Bu konuda asıl sorumluluk, krizden gücünü arttırarak çıkan tek Avrupa lideri olan Merkel’e düşecek gibi görünüyor.

Başarısız Arap Baharı deneyinin hem Merkel hem de başka Avrupa liderleri gözünde Türkiye’nin laik değerinin biraz daha anlaşılmasına yol açtığı da söylenebilir. Belki biraz da Türkiye hâlâ Müslüman bir toplumda din ve devlet işlerini anayasasıyla ayırıp laikliği temel alan tek örnek olmasının değerinin. Çünkü böyle bir Türkiye’nin AB’ye ve aslında Ortadoğu’ya da katacakları çok daha fazla olur.

Son üç yılın fırtınalarının ardından yeni bir fasıl açılarak Türkiye’de demokratik ve dolayısıyla ekonomik standartların AB’ye yaklaşması fırsatı belki biraz da bu nedenle verilmiştir, ne dersiniz?