AB ile kritik dönemeç

Türkiye'nin AB geleceği üzerine farklı fikirler yalnızca Brüksel'de değil, Ankara'da da var..
AB ile kritik dönemeç

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin yakın geleceği, üyelik müzakerelerinde yeni bir faslın açılıp açılmayacağı konusuna kilitlenmiş durumda.

İlk bakışta konu yalnızca Türkiye ve Almanya arasındaki bir çekişme görünümünde. AB Bakanı Egemen Bağış’ın Türk hükümetini Taksim protestolarında polisin orantısız kullandığı güç nedeniyle eleştiren Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in siyasi geleceğini ‘balık avlayan’ eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’yle karşılaştırması bu çekişmeyi tetikleyen unsur olarak görünüyor. Bağış’ın her zamanki şakacı üslubuyla sarf ettiği sözlerin, eylülde genel seçime hazırlanan (ve doğrusu galip çıkması muhtemel olan) Merkel’i küplere bindirdiği anlaşılıyor. Berlin’deki Türk Büyükelçisi Alman Dışişleri’ne çağrıldı. O arada büyükelçiye ne söyleneceği Der Spiegel dergisine Almanca ve İngilizce, Almanya’nın Sesi Radyosu Türkçe Servisi’ne Türkçe olarak sızdırıldı ve böylece başka yöne çekilmesinin önüne geçildi. (Der Spiegel’in son sayısının ‘Bir de Türkçe söyleyelim’ anlayışıyla ‘Boyun Eğme’ pankartı taşıyan bir protestocuyu kapağa koyup Türkçe ekle yayımlanması, Berlin’deki ruh halini yansıtıyor.) Türk Dışişleri de Almanya Büyükelçisi’ni çağırdı ama bu yalnızca diplomatik bir manevra olarak algılandı. Çünkü Berlin çoktan Taksim protestoları nedeniyle ‘Yerel Yönetimler’ başlıklı faslın açılmasına karşı olduğunu ilan etmişti. Merkel öteden beri Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor, ‘ayrıcalıklı ortaklık’ diye, mevzuatta yeri olmayan ikinci sınıf, kabul edilmemesi gereken bir formül öneriyordu; Taksim protestolarıyla ortaya çıkan durumun, Alman sağ partilerine aradığı fırsatı fazlasıyla vermesi söz konusu.

Taksim protestoları sırasında kabine içinde yaşanan sorunlarda arabulucu olarak devreye girdiği öne sürülen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu kez kendi alanında, diplomaside devreye girdi. Alman meslektaşı Guidio Westerwelle ile sonuncusu dün telefonla olmak üzere son birkaç günde birkaç temasta bulundu. Westerwelle “Görüşmeler sonuç verirse olumlu sonuç çıkar” demecini bunun için verdi. Oysa Bağış, daha Türk Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Alman Dışişleri’nden dönüp Davutoğlu’na bilgi verdikten kısa süre sonra, “Kasıt o değildi, yanlış anlaşıldı, Almanya ile dostuz” mealinde yazılı bir açıklama yapmıştı. Zaten bu açıklamanın yeterli olmadığı, Bağış’ın bugün öğle yemeğinde açıklamalarda bulunmak üzere Ankara’daki AB büyükelçilerine davette bulunmasından da anlaşılabiliyordu.

Sadece Almanya ve sadece AB de değil. Türkiye’nin kurucu üye olduğu, daha geçen dönem (şu anda AK Parti’nin Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı olan Mevlüt Çavuşoğlu eliyle) Parlamenterler Meclisi Başkanlığı’nı yürüttüğü Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreteri Thornwald Jagland, bugün Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüşmek üzere Türkiye’de olacak. Uzun yıllardan sonra Türkiye bir kez daha insan hakları ihlalleri nedeniyle sorgulanır konumda. Öteden beri Türkiye’ye önyargılı bakan Avusturya, Hollanda ve tabii ki Kıbrıs Rum hükümetleri belli bir cepheyi oluşturmaya başladı. İngiltere, İsveç bu saflaşmada Türkiye’nin yanında görünüyor. Yine de kilit Almanya’nın elinde.
Ancak Türkiye’nin AB geleceği üzerine farklı fikirler yalnızca Brüksel’de değil Ankara’da da var.

Burada (Merkel dahil) Avrupa’ya mektuplar yazarak Erdoğan hükümetini eleştirirken Türkiye’nin cezalandırılmaması gerektiğini, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin kesilmemesi gerektiğini söyleyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastetmiyorum. Hükümet içinde de sanki farklı eğilimler var. Davutoğlu’nun dış politikasına içten eleştiri getiren şahinler, AB ile Türkiye arasında 26’sındaki Hükümetler Arası Konferans’ta fasıl açılmaz ise tıpkı 1997’de Mesut Yılmaz’ın yaptığı gibi AB ile siyasi ilişkileri kesme kararı istiyorlar Erdoğan’dan. Bazıları ise Türkiye’nin bugün ekonomik ve siyasi olarak çok daha gelişmiş olduğuna dikkat çekerek AB ile çıpanın kaybedilmesinin özellikle (ABD Merkez Bankası’nın küresel para kıtlığı dönemine işaret ettiği bir sırada) ekonomiye hasar vereceğini düşünüyor. Bu temkinli grupta Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de var. Tabii kararı her konuda olduğu gibi Erdoğan verecek.

Dün toplanıp bugün devam edecek COREPER (Daimi Temsilciler) ve Dışişleri Bakanları toplantılarında alınacak kararlara göre fasıl açılacak ya da açılmayacak; bu işlemin 27-28 Haziran’daki AB zirvesine dek tamamlanması gerekiyor. Fasıl açılırsa bunun bakanların katılacağı şaşaalı bir törenle değil, büyükelçilerin katılımıyla sessizce yapılması da mümkün.

Diyeceksiniz ki fasıl açıldığında ne olacak? Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin uzun vadede geleceği üzerine belirsizlikler devam ediyor. Mevcut olanlara bir de artık açıkça dile getirilen Türkiye’nin laik bir demokrasi olması özelliğini koruyup koruyamayacağı eklenmiş bulunuyor. Bu konuda sadece AB değil, ABD ve Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden NATO’ya dek Batılı müttefikleri de taraf olmuş görünüyor; ikna etmek de yine Erdoğan’a düşüyor. Ama şu anda Ankara’nın bütün dikkati, mevcut krizi aşmaya yoğunlaşmış durumda.