AB ile krizin büyüğü kapıda

Fransa, Türkiye'nin AB üyeliği üzerine 'alternatif planı' tartışmaya açabilir

Ne Kürt açılımı, ne Ermeni protokolü, ne de Kıbrıs’taki görüşmeler önümüzdeki aralık ayındaki -bu kez gerçek tren kazasını engelleyebilir gibi görünüyor.
Belki aralık ayındaki Avrupa Birliği (AB) liderler zirvesine de kalmayabilir; konu daha önce, Almanya’daki seçimlerin hemen ardından gündeme gelebilir.
Bu seçimlerin sonucunu merakla bekleyen kişi Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy.
Almanya’da 27 Eylül’de, yaklaşık 20 gün sonra yapılacak seçimlerde Almanya Sosyaldemokrat Partisi (SPD) oy kaybını sürdürür, Şansölye Angela Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi (CDU) de yükselmeye devam ederse, ufukta görünen ihtimal Sarkozy‘nin beklediği.
Merkel’in içinde SPD’nin olmadığı, örneğin Liberal Demokrat Parti’nin bulunduğu (FPD) bir koalisyon kurması durumunda AB bünyesindeki Türkiye dengesi sert bir sarsıntı geçirebilir.
FPD’nin Türkiye’nin AB’ye tam üyelik yerine ‘ayrıcalıklı ortak’ olma konusundaki tutumu CDU’dan farklı değil. Yani Almanya’da içinde sosyal demokratların -ve yeşillerin- olmadığı bir koalisyonun, Türkiye’nin tam üyelik hedefini desteklemesi ihtimali çok zayıf olacak. Merkel, zaten bunu engelleyen tek unsurun sosyal demokratların koalisyondaki varlığı olduğunu geçen seçimlerden çıkar çıkmaz ilan etmişti.
Bu durumda Sarkozy’nin Türkiye’nin AB ile işikileri üzerine bir ‘alternatif plan’ tartışmaya açması artık kendi uygun bulduğu zamana bağlı olacak. Bu, bildiğimiz ‘ayrıcalıklı ortaklık’ formülünün ısıtılıp yeniden sofraya getirilmiş hali olacak.

Rasmussen etkisi
İki gün sonra, 7 Eylül’de açıklanması beklenen ‘Akil Adamlar’ raporunun, Türkiye’nin üyeliği açısından karamsar yorumlarda bulunacağını, bu haftaki The Economist dergisi duyurdu bile.
Şimdiye dek Kıbrıs başta olmak üzere Türkiye’nin omuzunda yük olan diğer sorunları öne çıkarak geciktirme gerekçeleri, şimdiye dek bu gerekçeleri kalkan yapan bazı Avrupa ülkeleri açısından artık kullanım değeri taşımamaya başladı.
Hükümetin son aylardaki açılımları Avrupa’daki sağ siyasetçileri oy garantisi olarak gördükleri Türkiye’ye vurmaktan alıkoyamıyor.
Şimdi söyleyeceğimin olacağı yok -Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ‘yıl sonuna dek olmazsa’ diye iki devletli çözüme işaret verdi bile, ama diyelim Ankara yarın Türk limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine açsa bile bu en fazla sekiz müzakere faslı önündeki engeli kaldırmış olacak; tepkinin özü değişmeyecek. Bu defa durum farklı.
Durumun farklılaşmasındaki dönüm noktası Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olma sürecinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği direniş; daha doğrusu direnişinin gerekçeleri.

Ankara’ya iletildi
Rasmussen, Danimarka başbakanı olarak 2004’de Kıbrıs Rumlarının üyeliğinden (tersine demeçlerine rağmen) yana tutumu, PKK’nın yayın organı Roj TV yayınlarına dair kayıtsızlığı ve Hazreti Muhammed karikatürleri olayındaki ikircikliliğiyle bence de tepki gösterilmeyi
hak eden bir siyasetçiydi.
Sarkozy ve Merkel başta Avrupa sağını zıvanadan çıkartıp, Türkiye konusunda katılaştıran ise Başbakan Erdoğan’ın Rasmussen’e itirazını dile getirirken ağırlıkla İslam dünyası kartını kullanması olmuş.
Yakın zamana dek AK Parti iktidarını Türkiye’nin Batı’ya yöneliş reformları çerçevesinde alkışlayan Avrupa hükümetleri, giderek Türkiye’yi laik yapıdan uzaklaştırdığı izlenimine kapılıyor. Rasmussen’in iftar yemeğiyle birlikte bir Erdoğan azarı daha yediği son Ankara ziyareti bu izlenimi silmiş görünmüyor. Avrupalıların Rasmussen olayını, bu konu açıldığında örnek verir olmaları bunu gösteriyor. Son zamanlarda Avrupalı heyetlerin CHP’ye, CHP’nin de AB konusuna daha sıcak olmasının bir nedeni de aynı: Türkiye’nin Avrupa değerler sistemi içinde sayılmasında en az demokratik kimliği kadar laik kimliği de önem taşıyor.
Diplomatik çevrelerden edindiğimiz bilgiye göre, bu çerçevede yükselen Sarkozy-Merkel çıkışı ihtimaliyle beliren tehlike bir Avrupalı yetkili tarafından gayrı resmi yoldan, ‘dostluk ilişkisi çerçevesinde’ Ankara’ya iletilmiş. İletilen makamın bunu duyunca ‘bu haksızlık’ tepkisi gösterdiği öne sürülüyor.
Aralık yaklaşırken bu tren kazasını önlemenin yolu, yalnızca reformları hızlandırıp, açılımları ikna edici halde sürdürmekten değil, aynı zamanda Türkiye’nin laik özelliğini kaybetmediğini göstermekten de geçiyor.