ABD, artık Türkiye'de darbe istemiyor

"Yönetimdeki bazı insanlar, Türkiye'deki mitinglerde atılan 'Ne darbe, ne şeriat' sloganından etkilendiler. Bu slogan, ABD'nin Türkiye'de neleri görmek istemediğini tam olarak anlatıyordu. Sonra bir soru sorulmaya başlandı ve bakış farklılaştı."

VAŞİNGTON - "Yönetimdeki bazı insanlar, Türkiye'deki mitinglerde atılan 'Ne darbe, ne şeriat' sloganından etkilendiler. Bu slogan, ABD'nin Türkiye'de neleri görmek istemediğini tam olarak anlatıyordu. Sonra bir soru sorulmaya başlandı ve bakış farklılaştı." Türkiye-ABD ilişkilerini derinlemesine bilen ve yakından izleyen Amerikalı kaynağım anlatmaya devam ediyor: "Askerlerin, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı oylamasının muhalefet tarafından Anayasa Mahkemesi'ne taşındığı gece, 27 Nisan'da yaptıkları uyarı bu sorunun sorulmasında önemli rol oynadı. Hatırlayacaksınız, buradan giden ilk açıklamalar, ki Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza ve Dışişleri Müsteşarı Dan Fried tarafından yapılmıştı, ABD'nin Türkiye'de asker ve hükümet arasında taraf olmadığı yönündeydi.
"Bu açıklamalar Türkiye'de doğal olarak ABD'nin askeri desteklediği yorumlarına yol açtı. Oysa Avrupa Birliği'nden gelen açıklamalar, Silahlı Kuvvetler'in tutumuna karşı, ertesi gün daha önce görülmedik şekilde bir açıklama yapan hükümeti ve demokratik kuralları destekliyordu. İşte bu durum hem Amerikan medyasında ve hem de yönetim içinde tartışmaya yol açtı.
Ve o soru sorulmaya başlandı.
"Soru şuydu: Türkiye'de askeri darbe tehlikesi mi, şeriat tehlikesi mi daha yakın tehlikedir? Askerin açıklaması, ANAP ve DYP'yi oylamaya girmekten caydırmış olmaktan öteye anlamlar taşıyordu. Yanıt belliydi; yakın ve görünür tehlike darbe tehlikesiydi. İşte o noktada, kendi ekibinin söylediklerine karşın Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tutum değiştirmeye karar verdi. Birkaç gün sonra Ortadoğu gezisini takip eden bir gazetecinin, özel bir soru sorması sağlandı. Rice'ın yanıtı, ABD'nin de AB'nin tutumunu desteklediği yönündeydi."
ABD Dışişleri Bakanı'nın açıklaması 2 Mayıs'ta yapıldı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı Dolmabahçe'deki makamına davet edip 2.5 saat içeriği hâlâ açıklanmayan konuşmayı yapmasından hemen önce yani.
Erdoğan o zamana dek, 28 Nisan'da yayımladığı karşı bildiriden sonraki ikinci doğru adımı da atmış, erken genel seçim ilan etmişti. Bunda başından 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri geçmiş olan Süleyman Demirel'in ısrarla 'Ülke erken seçime gidebilseydi, darbeler önlenirdi' demeçlerinin de bir rolü olmuş muydu? Bunu kestirmek güç. Ancak sonuç ortada. Türk Silahlı Kuvvetleri, durumdan duyduğu bütün rahatsızlığa karşın demokrasi dışı bir eyleme kalkışmadı.
Nasıl 2002 seçimleri öncesinde AK Parti seçimi kazansa dahi askerlerin hükümet olmasına izin vermeyeceği yolundaki kanı ve iddialar boş çıktıysa, 2007'de bir AK Parti ileri geleninin cumhurbaşkanı seçilemeyeceği, seçilse bile Çankaya'ya yerleşmesini askerlerin engelleyeceği kanı ve iddiaları da boş çıktı.
Gerek 22 Temmuz seçimleri, gerekse Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi, önce AB, sonra da ABD tarafından, Gül'ün Meclis'e teşekkür konuşmasının başında yer alan 'Demokrasinin olgunlaşması' ifadesiyle karşılandı.
Vaşington'da AK Parti'nin her iki seçimde aldığı sonucu da iltifatla karşılayan bir hava hâkim. Ancak bu iltifatlar yanıltıcı olmamalı. Hâlâ Erdoğan, Gül ve AK Parti'nin reformist yaklaşımı takdirle karşılansa da soru işaretleri silinmiş değil. AK Parti'ye verilen destek, yaygın deyimde söylendiği gibi, 'Ali'den yana değil, Muaviye'ye karşı'. Yani ABD, Türkiye'de yeni bir askeri darbe görmek istemiyor. Bunun şu anda koşulları oluştuğuna inanan da yok, ama bunu istemiyor. Böyle bir ihtimalin Türkiye'nin AB ile ilişkilerini koparacağına, ekonomisine ağır bir darbe vuracağına ve bölgesindeki siyasi dengeleri altüst edeceğine inanıyor. Türkiye'nin İslami esaslara göre yönetilmesini bir tehlike olarak görüyor ve buna karşı en etkili garantinin Türkiye'nin AB ve piyasa ekonomisi sistemi içinde kalmasında görüyor. AB'den gelen laiklik olmadan demokrasinin işlemeyeceği işaretleri bu anlayışa kanıt gösteriliyor.
Bununla birlikte Gül-Erdoğan döneminde iktidarın devlet kadrolarına atamalar dahil her türlü icraatının, ABD ve genel olarak Batı dünyasında eskisine göre daha dikkatle izleneceğini söylemek de mümkün. Çünkü Batı dünyasının çıkarı da İslami esaslara göre yönetilen bir Türkiye'de değil, laik, demokratik ve özgürlüklerin genişlediği bir Türkiye'nin bölgedeki ağırlığını artırmasında.