ABD, Suriye'de maliyet hesabında

Afganistan, Irak ve Libya'da ağzı yanan ABD, siyasi İslam korkusuyla Mısır'dan sonra Suriye'de de Soğuk Savaş ayarlarına döndü.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Mısır ve Suriye konusundaki tezlerine uluslararası destek bulmakta zorlandığı kadar, pes etmediği de bir gerçek; söylemini sertleştirirken diplomasiyi sürdürmeye çalışıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Almanya, İngiltere, İtalya turuna gönderiyor. Önceki gün konuştuğu Pakistan liderinden sonra sıraya (BM Güvenlik Konseyi’nin mevcut üyelerinden) Endonezya, Brezilya, Güney Afrika’yı alıyor, 6 Eylül’de Rusya’nın St. Petersburg şehrinde düzenlenecek G-20 zirvesinde ikili görüşmeler yapmayı umuyor. Tabii aynı zamanda bu diplomasi turunun bir öncekinin aksine sonuç getirmesini umarak...

Bir önceki şuydu: Erdoğan ağustosun ilk haftasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya liderleriyle telefon görüşmeleri yaparak Mısır’daki darbenin ‘geri alınması’, devrik cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin serbest bırakılması için çalıştı. 9 Ağustos’ta -ki bu arada ABD ve AB’nin Mursi’nin serbest bırakılması için çabaları artık yoğunlaşmıştı- BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun kendisini aradı. Müslüman Kardeşler’in Mursi yanlısı gösterileri durdurması, en azından azaltması için çabalara yardımcı olmasını istedi. Erdoğan, Mursi’nin bırakılmasına öncelik şartıyla 7 maddelik eylem planına katkıyı kabul etti. Ancak tıpkı ABD ve AB gibi Türkiye’nin çabaları da sonuç vermedi ve 14 Ağustos’ta Mısır polisi malum katliama neden oldu.

ABD katliamı kınasa da darbeci yönetimi açıkça reddetmeme tutumunu sürdürdü; darbeye darbe derse silah satışlarını durdurmak zorunda kalacak, bunun Ortadoğu’daki ticari ve siyasi dengeleri üzerine Suudi Arabistan ve Körfez emirliklerinden İsrail’e dek zarara yol açan etkileri olacaktı.

Tam Erdoğan’ın Mısır darbesi nedeniyle İsrail’i suçlamasına ABD’den tepki geldiği gün, Suriye bu kez kimyasal silah kullanımı gibi vahim bir konuyla yeniden gündeme geldi; Şam yakınlarında sarin gazı saldırısıyla binden fazla sivil katledilmişti. Davutoğlu, ABD’nin daha önceki ‘kırmızı çizgi’ açıklamasını hatırlatarak Suriye’ye artık müdahale edilmesini istedi. Dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, artık somut adım atılması zamanının geldiğini söyledi.

Ama Gül’le hemen hemen aynı zamanda CNN’de konuşan ABD Başkanı Barack Obama, kimyasal silah kullanımı konusunun açıklama kazanması için Suriye yönetimine çağrı yapıyor ama aynı zamanda Ankara’nın canını sıkacak bir başka şey söylüyordu. Kimyasal kullanımı ve Beşar Esed yönetimi tarafından kullanıldığı kanıtlansa bile ABD harekete geçmekte acele etmeyecekti. Çünkü Afganistan savaşının insan ve bütçe maliyetleri Beyaz Saray’a kötü tecrübe olmuştu. Üstelik Rusya, kimyasal saldırısının araştırılması için Suriye’ye çağrı yapsa da askeri müdahaleye kesinlikle karşı olduğunu peşinen tekrarlamıştı.

Öte yandan bir gün önce ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, bu maliyet konusunun sadece insan ve bütçeye (tahminen ayda 1 milyar dolar) dair olmadığını, siyasi boyutu olduğunu söylemişti. Dempsey’e göre, Suriye muhalefeti (iktidara geldiğinde de) ABD çıkarlarına hizmet edecek türden değildi ve işin siyasi özetini aslında Amerikan askeri söylemişti.

İşin aslı şu: Öncelikle Obama, ilk dönem Afganistan ve Irak’ta birliklerini çekeceği ve bir daha başkasının toprağına savaşmak amacıyla Amerikan askeri göndermeyeceği sözüyle seçildi; bunu büyük ölçüde yerine getirmesi ikinci defa seçilmesine yardımcı oldu. İkincisi, sadece Afganistan değil, ama Irak ve Libya örnekleri de ABD yönetimine yükselen ve giderek uçlara kayan siyasi İslam konusunda alarm vermeye başladı. Amerikan ve Batı aleyhtarlığı ABD işgal kuvvetlerinin kanatları altında boy atıyordu.

Mısır ve Suriye’de muhalif güçlerin siyasi İslamcı kanattan olması da ABD’nin bu defa mesafeli davranmasına neden oluyor; bu süreçte yaşanan ağır insan hakları ihlalleri biraz da bu nedenle görmezden geliniyor.

Obama, ABD siyasetini, en azından genişletilmiş Ortadoğu coğrafyasında adeta Soğuk Savaş ayarlarına döndürmüş vaziyette; ülkelerdeki iç hareketler nedeniyle AB, Rusya ve Çin gibi stratejik muhataplarla arayı bozmak istemiyor. Bu politika değişikliğinin Türkiye dahil, bölgedeki ülkelerin dış ve iç politikalarında dalgalanmalara yol açması muhtemel görülüyor.