ABD Suriye'de neden mesafeli duruyor?

ABD, Esed'in ani düşüşüyle dünyanın her tarafındaki teröristlerin eline geçebilecek silahlardan endişe ediyor.

Belki de yaşadığı durumu en samimi itirafla ifade eden, Batı’nın Suriye’deki Beşar Esed rejiminin dayanma gücünü doğru tahmin edemediğini söyleyen Fransız Dışişleri Bakanı Laurent Fabius oldu. Fransa, Türkiye ile birlikte Şam’daki Baas rejimine karşı ayakta durabilecek bir muhalefet oluşumuna en aktif biçimde yardım etmeye çalışan NATO üyesi. Dolayısıyla bir zamanlar Ankara’da yapılan ‘En fazla altı ay’ tahminlerini de boşa çıkaran gelişmeler hem Fabius hem de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için hayal kırıklığı sayılır.

İkili, en son 26 Ocak gecesi, Fabius’un isteği üzerine yapılan telefon görüşmesinde (Mali ile birlikte) Suriye’yi konuşmuşlar ve 2 ya da 3 Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansı sırasında görüşüp AB ve Mali konularının yanı sıra Suriye’de bundan sonra izlenecek ortak yolu konuşmak için randevulaşmışlardı. O da olmadı. Davutoğlu’nun 2 Şubat’ta İstanbul’da Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan ve Kürt sorununun ele alındığı bir toplantıya katılması gerekti. O Münih’e vardığında ise Fabius, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Mali seferine katılmak üzere planlanandan erken ayrılmıştı. Her iki ülkenin de birinci önceliği baskın gelmiş, Suriye konusu o trafiğe yetişememişti.

Hem Türkiye hem de Fransa’nın Suriye konusunda duyduğu hayal kırıklığının asli kaynağı ABD. Aslında ABD Başkanı Barack Obama, Kasım 2012 seçimleri için kampanyaya başladığından bu yana Suriye’ye mesafeli durmuş, Irak’tan çekilmişken bölgede yeni bir sıcak çatışmaya girmek istemediğini belli etmişti. Ancak Ankara ve Paris gibi başkentlerde, Obama’nın seçimi kazanması halinde Suriye’deki rejime karşı daha net tutum takınacağı beklentisi vardı. Tersi oldu. ABD Suriye’deki rejimin bir an önce düşürülmesi konusuna daha da mesafeli durmaya başladı; ABD, Suriye’de Libya veya Mısır’dakinden daha farklı bir çizgi istiyordu.

Hillary Clinton’ın yerine geçen yeni Dışişleri Bakanı John Kerry, Münih’te yoktu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden vardı. Akşam resmi yemekte Davutoğlu’nun yan yana oturdukları Biden ile sohbetinin bir anda ABD yönetimini ikna etmesi beklenemezdi. Zaten 30 Ocak günü İsrail uçaklarının ABD bilgisi dahilinde Suriye’de bazı hedefleri vurmasına Davutoğlu sert tepki göstermişti. Bu, zaten dağınık durumdaki Suriye muhalefetinin kafasını iyice karıştıracak, adeta Esed’e hayat öpücüğü veren bir hamle gibi görünüyordu.

Ancak Münih, Suriye’nin geleceği açısından önemli bir gelişmeye de sahne oldu. Bu gelişme, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, ilk defa Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Moaz el Hatib ile görüşmesiydi. Rusya belli ki bugüne dek payanda olduğu Esed’e artık yönetimde durmasının zorlaştığı, yönetimi mevcut koşullar altında olabildiğince yumuşak bir geçişle devretmesi gerektiği yolunda güçlü bir mesaj vermek istiyordu.

Mevcut koşullar gerçekten zor. İki yıla yakındır devam eden iç savaşta ölenlerin sayısı 60 bini bulmuş durumda. Yaklaşık 750 bin Suriyeli, 200 bin kadarı Türkiye olmak üzere komşu ülkelere sığınmış halde. Ülkenin belli başlı şehirlerinin çoğu bölgesi harabeye dönmüş durumda, halk temel hizmetlere ulaşamıyor. Ordunun neredeyse dörtte biri kaçmış, bir kısmı da muhalefete katılmış durumda.

Ama ordunun çelik çekirdeği, füzeler ve kimyasal başlıklar hâlâ Esed’in elinde. Onu hâlâ koltuğuna bağlı tutan en önemli çıpa da zaten bu silahlar.

ABD’nin mesafeli duruşunu sorduğum üst düzey Amerikalı bir kaynak, şu basit ama yalın tahlili yaptı: “Esed’in ani düşüşüyle dünyanın her tarafındaki teröristlerin eline geçebilecek bu silahların dünya güvenliğine yaratacağı tehdit, savaşın bütün ölümler ve göçlerin yol açtığı insanlık trajedisinden daha vahim olur.” İşte acı ve çıplak gerçek bu. İşte bu yüzden ABD, Rusya ile birlikte Esed’i mevcut koşullarda olabildiğince usuletle yönetimi devre ikna etmeye çalışıyor.