AB'nin ayıbı ve Kıbrıs

Önceki akşam Yunanistan milli bayramı davetinde bazı AB diplomatlarının sorularına muhatap olmasaydım, bu yazıyı yazmayabilirdim. Ama artık farz oldu.

Önceki akşam Yunanistan milli bayramı davetinde bazı AB diplomatlarının sorularına muhatap olmasaydım, bu yazıyı yazmayabilirdim. Ama artık farz oldu.
Avrupalı diplomatlar, kimi iyi niyetle, kimiyse müstehzi bir ifadeyle Türkiye'nin hafta sonu Almanya'da yapılan Avrupa Birliği'nin 50'nci yıldönümü kutlamalarına davet edilmemesini nasıl karşıladığımızı, ne düşündüğümüzü merak ediyorlardı. "Bunu siyasi bir adım olarak görüp, tepki üretmeyi reddediyorum" diye yanıt verdim; "Bu davranışı tanımlayacak tek kelimem var: Kabalık".
Türkiye'ye yapılan, ayıptır. Türkiye'nin aday üye olduğu için, diğer aday üyeler Hırvatistan ve Makedonya ile birlikte davetin dışında tutulduğu gerekçesini, kültürel zenofobiye (yabancı düşmanlığına), kültürel ayrımcılığa bulunmuş bir kılıf ve insan aklıyla, zekâsıyla alay etme girişimi olarak görüyorum. Bu girişimi terbiyesizce buluyorum.
Bu girişimin arkasında, çok tehlikeli bir eğilim olarak gördüğüm kültürel ayrımcılığın, şimdi Avrupa sağı tarafından yeniden üretilişini, mahcup sahiplenilişini buluyorum. Daha önce Avrupa'da faşizmin ve Nazizmin zemin bulmasına neden olan kültürel ayrımcılık, şimdi 50 yıl sonra ne yazık ki, modern çağın en başarılı barış ve kalkınma projesini başlatan Fransız ve Alman siyasetçiler tarafından siyasetlerine temel harcı yapılıyor. Türkiye bu siyasetin ötekisi' olarak dışlanmak isteniyor, Avrupa'nın yeni Yahudileri yerine konulmak isteniyor.
Türkiye'yi bu toplantıya davet etmemenin kendisini dışlanmış ve küçümsenmiş hissetmesine yol açması ve trenden inmesiyle sonuçlanması amaçlandıysa eğer, bu haraketin ancak ona başvuranı küçük göstereceği bilinmeli.
AB Dönem Başkanı olarak evsahipliği yapan Şansölye Angela Merkel, evsahipliği tarihinde bunun yüz ağartıcı bir kayıt olarak anımsanmayacağını ileride daha iyi görecektir. Berlin konuşmasında kendisinin de ifade ettiği gibi, hiçbir şey aynı kalmaz. Alman halkının yüksek kültür birikimini değil, dönem dönem yaşadığı kötü alışkanlıklarının izi olarak görülebilecek bu tutum da değişecektir, toplumun yasaları değişeceğini söylüyor.
Almanya değil, ama şu anda iktidarın büyük ortağı olan Alman Hıristiyan Demokrat Parti ve onun lideri Merkel, Türkiye'yi salt Türkiye, Türkleri de salt Türk oldukları için dışlamaya çalışırken, kendi dönem başkanlığında dört müzakere başlığının açılacağını da ilan ediyor. Türk halkı bu tutumun da koalisyon ortağı Alman Sosyal Demokrat Parti'den ve Yeşiller'den kaynaklandığını bilmeli. Avrupa'da oy hakkına kavuşan Türkler de, Avrupa'da kimin kendine dost, kimin değil olduğunu görebilecek olgunluğa erişiyor neyse ki.
İşin siyasi yönünde, eğer Türkiye'yi kutlamalara davet etmeyerek Kıbrıs Rumlarını tanımamaları cezalandırılmak isteniyor ve bunun Ankara'nın silkinip "Hemen gereğini yapalım" demesiyle sonuçlanacağı bekleniyorsa, o zaman durum daha vahim demektir. Kabalığın yanı sıra bir de aymazlıktan söz etmek gerekebilir.
Türkiye'nin AB hedeflerine en çok destek olan İngiltere'nin dahi, dört müzakere başlığının açılması karşılığında Türkiye'nin Kıbrıs Rum cumhuriyetinin bazı uluslararası kuruluşlara üyeliğini onaylamasını beklediği görülüyor. Dün Ankara'da olan İngiltere Dışişleri Bakanı Margaret Backett'in (İran'ın esir aldığı askerlerini kurtarmanın yanı sıra) ilgilendiği noktalardan biri de buydu.
Türkiye'nin kritik bir seçim yılında olduğu 2007'de değil şimdiye dek Kıbrıs konusunda en açık siyaseti izleyen AK Parti, hiçbir hükmetin şu anda böyle bir adımı atamayacağının, buna başta kendi parti tabanından tepki yükseleceğinin farkında değiller. Türkiye'nin Kıbrıs'ta iyi çocuk rolünü oynayarak ne kazandığını halka anlatmakta zaten sıkıntısı olan Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün böyle bir adımla seçmen karşısına çıkmak istemeyeceklerinin farkında değiller.
AB diplomatları, aksi halde Kıbrıs Rumlarının belki de sonraki fasıllarda veto silahını kullanabileceklerini söylüyorlar. Bence bu artık bir tehdit bile değil. Bence Kıbrıs Rumları artık yasal hakları olan veto silahını kullanmaktan mahrum bırakılmamalı. Bırakın kullansınlar. Sonrasında ne olacağını hep birlikte görelim.