AB'nin Türkiye kararı stratejik önemde olacak

Artık Türkiye'yi AB sisteminin dışında tutup, işi düştüğünde çözüm bekleme siyasetinin sonuna sanki Suriye krizi ile geliniyor.

Yunanistan Başbakanı Aleksis Tsipras, Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz ile 5 Kasım Perşembe günü Suriyeli mülteciler konusunu yerinde gözlemek üzere Midilli'deydi.

Artık tesadüf müdür belli değil, tam o sırada Türkiye'den gelen bir tekne dolusu mültecinin kıyıya yanaşmasına da şahitlik ettiler kameraların önünde.
Tsipras, Kasım'ın ikinci yarısında bu amaçla Türkiye'de hükümet yetkilileriyle konuşacağını, görüşlerinin Avrupa Birliği'ni de bağlayacağını söyledi.
***
Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in, hem de bu amaçla yapılan, sonunda bir anlaşma taslağı çıkan bir zirve sonrası gelip söylediklerinin AB'yi ne kadar bağladığı tartışılırken Tsipras'ın sözleri biraz iç politika tribünlerine hitap ediyor sanki.
Orada Schulz'un söyledikleri de ilginçti.
Schultz mültecilerin mutlaka Türkiye'de tutulması gerektiğini söylüyordu, tabii Türkiye'nin bazı taleplerinin de dikkate alınması gerektiğini söylüyordu.
***
Tabii sorun ne Tsipras'ın, ne Schultz'un karikatürleştirdiği kadar basit.
Dört yıldır Suriye'de sürüp giden iç savaşa, bir tek IŞİD ve El Kaide'ye katılan Avrupa pasaportlu militanlar boyutuyla ilgilenen Avrupa Birliği'nin bu yaz mülteciler sınırlarına dayanınca feveran edip bunu en önemli sorun saymaya başlamaları söz konusu.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun söz ettiği ikiyüzlülük, sadece AK Parti icraatını eleştiren İlerleme Raporu'nun 1 Kasım seçim sonrasına bırakılmasında, AB yetkililerinin iktidara başka, muhalefete başka, basına başka konuşmasıyla sınırlı değil.
Suriye iç savaşı ve mülteciler konusunda da var.
***
Bu ikiyüzlülük, ilk başlarda "parasını verelim, onları orada tutun" diyecek kadar başına vurmuştu bazılarının.
Macar lider Viktor Orban, savaştan kaçan mültecilerin Hristiyan Avrupa'ya Müslüman istilası olduğunu öne sürecek kadar gerici bir tutum aldı.
Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu'nun kendisine "Türkiye bunun karşılığında ne ister?" diye soran AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans ile yaptığı bir görüşmede "Siz bu kadar zaman Türkiye'nin AB'den ne istediğini anlamamışsanız, zaten konuşacak bir şey yok" mealinde cevabı bir dönüm noktası olmuş görünüyor.
***
Merkel'in İstanbul'da Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile konuştuktan sonra ortaya çıkan hava hem mültecilerin durumu, hem de Türkiye-AB ilişkilerinin canlandırılmasının birlikte ele alınacağı izlenimini doğurmuştur.
Burada (Yunanistan'ı da ilgilendiren) Kıbrıs meselesinin ayı bir önemi var.
Çünkü bir yandan müzakere fasıllarının açılması Kıbrıs Rum hükümetinin vetosuna bağlı, hem de BM gözetiminde yürüyen Kıbrıs görüşmeleri devam ediyor.
Kıbrıs Rum direnişini kırmak başta Almanya ve Yunanistan olmak üzere, diğer AB ülkelerine düşüyor.
***
Geçenlerde güney sınırını kapatmak isteyen Avusturya'yı "Balkanlar'da savaş çıkar" diye sert biçimde uyaran Merkel'in işin ciddiyetine tamamen vakıf olduğu görülüyor.
Yapıp yapamayacağı ayrı konu.
Ama artık Türkiye'yi AB sisteminin dışında tutup, işi düştüğünde çözüm bekleme siyasetinin sonuna sanki Suriye krizi ile geliniyor.
***
Meseleye "Türkiye'nin mülteci masrafını paylaşmalıydık" gibi belki iyi niyetli, ama yüzeysel özeleştiri ile yaklaşan Avrupalı siyasetçilerin yanısıra, daha esasa yönelik özeleştiri yapanlara da rastlanmaya başlandı.
Mesela 4 Kasım'da Project Syndicate'te yayınlanan "Jeopolitiğin Avrupa'ya Dönüşü" başlıklı yazısında bakın eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ne demiş:
* "AB katılım müzakerelerinin başlangıcında Türkiye'yle yakın bağların Ortadoğu'nun sorunlarını Avrupa'ya taşıyacağına inanan Avrupa liderleri vahim bir hesap hatası yaptılar. Mevcut deneyimlerin de gösterdiği üzere,Türkiye ile sıkı bağların bulunmayışı Avrupa'nın bu bölge ve ötesindeki -Karadeniz'den Orta Asya'ya dek etkisini fiilen sıfırladı."
***
AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin soğuduğu, gevşediği dönem, aynı zamanda Türkiye'nin Arap Baharı'yla birlikte Ortadoğu işlerine fazlasıyla daldığı ve Türkiye'de 2000'lerin başında AB uyum reformları sayesinde atılan demokratikleşme sürecinde gerilemelerin görüldüğü dönem.
Rastlantı mı? Bence değil.
Türkiye yüzyıllardır yüzünü ne zaman batıya dönse ilerleme dönemleri, ne zaman doğuya dönse sorunlu dönemler yaşamıştır.
***
Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerin gelişmesi yalnızca Fischer'in dediği gibi AB'nin bu bölgedeki etkisini artırmakla kalmayacak, Türkiye'yi de AB'nin ekonomi ve siyaset standartlarına yaklaştıracaktır.
Bu bakımdan AB'nin Suriyeli mülteciler vesilesiyle alacağı Türkiye kararı gerçek anlamıyla stratejik önemde olacaktır.
Eğer Kıbrıs süreciyle birlikte düşünülürse, Mart-Nisan aylarının bu bakımdan kritik önemde olacağı anlaşılıyor.