AKP-Cemaat İslami cenahın fraksiyon kavgası mı?

Erdoğan 2004'te askerin Gülen'i MGK'da tehdit sayma talebine karşı çıkmıştı, 2015'te 'Kırmızı Kitap'a kendi aldırdı. Tablo bir yönüyle 70'lerdeki sol-içi fraksiyon kavgalarını andırıyor, ama önemli bir farkı da var.

Dünün önemli haberi, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Milliyet’e yaptığı açıklamada 2013 Eylül’ünde Fethullah Gülen’i Pensilvanya’daki evinde ziyaret ettiğini kabul edip, etraflıca anlatmasıydı.

Bunu ilk defa 28 Nisan akşamı Samanyolu TV’de Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı açıklamıştı.

Davutoğlu, Fikret Bila ve arkadaşlarına o ziyareti Dışişleri Bakanı olarak Birleşmiş Milletler toplantılarına katılmak üzere gittiği New York’ta iken dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “bilgisi dâhilinde” yaptığını söyledi. (Belki talimat değil de bilgi demesi fikrin Davutoğlu’dan çıktığını gösteriyor, belki de sözcükler üzerinde fazla duruyoruz.)

***

Davutoğlu’na göre, hükümetin elinde Gülencilerin devlet içinde olağandan fazla hareketlenmiş olduğuna dair istihbarat vardı ve bir “son çağrı” yapmak istemişlerdi.

Cemaat; cemaatliğini bilip sivil toplum, eğitim, hayır işi faaliyeti sınırları içinde kalmalı, hükümet işlerine karışmamalıydı.

Davutoğlu, daha önce Cumhurbaşkanı (o dönem Başbakan) Tayyip Erdoğan’ın yaptığı “Türkiye’ye dön” çağrısını da tekrarlamış, ancak “Şimdi vakti değil” yanıtını almıştı; şimdi anlıyordu ki 17-25 Aralık “darbesini” yani yolsuzluk soruşturmalarını bekliyor, Türkiye’ye “Humeyni gibi” dönmek istiyordu.

***

Davutoğlu’nun o açıklamayı yapmasından bir gün önce, yani Dumanlı’nın bugüne kadar gizli tutulan görüşmeyi ifşa ettiği gün, Erdoğan Kuveyt’ten dönerken uçağındaki gazetecilere Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sonrasında “paralel yapıya” karşı yeni tedbirlerin söz konusu olacağını söylemişti.

AK Parti-Cemaat tartışmasının yeniden canlanmasının son sebebi geçen hafta sonu yaşanan tahliye tartışmasıydı.

Hükümete göre Cemaat “Yıkılmadım, ayaktayım, 7 Haziran seçimlerine kadar yeni hamleler bekleyin” mesajı vermek istiyordu; bu nedenle de mücadelenin sertleştirilmesi kararı alındı.

***

Burada ilginç olan Erdoğan’ın Gülen’e karşı hamle için MGK vesilesini öne çıkarıyor olması.

Yoksa MGK’nın siyasi karar alma mekanizmaları içinde eski öneminde olmadığı açık. Bu AK Parti’nin övündüğü icraatlarından biri; daha geçen hafta sicil yönetmeliği değiştirildi.

Acaba Erdoğan, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, OdaTv gibi davaların bütün sorumluluğunu askerlerin gözünde Gülencilere yüklemek için böyle bir destek arayışında olabilir mi? Henüz söyleyemiyoruz, yakında anlarız.

***

Neticede MGK, “devlet içindeki paralel yapıları” milli güvenliğe tehdit sayarak 'Kırmızı Kitap’a eklenmek üzere hükümete tavsiye etmiş oldu.

28 Şubat 1997’deki MGK toplantısında PKK ile kanlı çatışmaların, faili meçhul cinayetlerin devam ettiği ortamda, “irtica” ülkenin bir numaralı tehdidi sayılmıştı; “bin yıl süreceği” öne sürülen o sürecin sonunu hep birlikte gördük.

21 Haziran 2005’te yapılan MGK toplantısında PKK bir numaralı hedef olarak ilan edildi; 'Kırmızı Kitap’tan irticayı düşürmek AK Parti’nin üç yılını almıştı.

29 Nisan 2015’teki MGK’da Fethullah Gülen ve Cemaati de PKK ile aynı tehdit kategorisine mi yükseltildi? Yoksa demeçlerdeki bütün sertleşmeye, restleşmeye karşı Abdullah Öcalan ile süren diyalog sayesinde PKK’nın da önünde bir numaralı tehdit mi oldu? Bunu da yakında anlarız.

***

Önceki akşam, NTV’deki Siyasi İşler programımızda Mustafa Karaalioğlu ilginç bir başka noktaya işaret etti.

2004’teki bir MGK toplantısında askerlerin Gülen’i tehdit saydırmak istemesine itiraz eden ve listeye aldırmayan Erdoğan olmuştu.

O dönem hükümet Dışişleri, Dış Ticaret ve diğer dış teşkilatlara talimat vererek Gülen ve diğer cemaatlerin faaliyetlerine destek istemişti; Dışişleri Bakanı Abdullah Gül idi. (Şu günlerde Erdoğan’ın ülke ülke dolaşıp zamanında açılmasına vesile olduğu okulların kapatılması için sarf ettiği enerji, inanılmaz boyutlarda.)

Şimdi askerlerin olduğu üst tartışma ortamında Gülenciler kara listeye alınıyordu; bir açıdan bakıldığında özeleştiri gibi duruyor, bir başka açıdan, Karaalioğlu diyor ki “Cemaat oturup düşünmeli nasıl işler bu hale geldi” diye.

***

Aslında bir başka açı daha var. Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi iç savaşa doğru evrilen siyasi ortamda, iktidarın, asker ve Batılı müttefiklerin bir endişesi, Türkiye’de büyüyen sol hareketlerdi.

Zaten Afganistan, İran elden çıkmıştı, Yunanistan Kıbrıs nedeniyle NATO askeri kanadından düşmüştü, Türkiye’de solcular iktidar ilişkilerini yıpratırsa Moskova’ya gün doğardı.

Oysa sol bir yandan kendi içinde parçalanmış enerjisini daha çok kendi içinde tüketir hale gelmişti; darbe geldiğinde karşısında paramparça yapılar da buldu.

***

AK Parti ile Gülen Cemaati arasında yaşanan kavga bir yönüyle 60-70’lerde sol cenahta yaşanan fraksiyon, hizip kavgalarının İslami cenahtaki yansıması gibi duruyor.

Ama arada büyük bir fark var: Kavga edenler iktidarda. Davutoğlu’nun beyanından, AK Parti’nin o zamana dek yakın müttefiki olan Cemaat'in iktidar içi ilişkilerde fazla ileri gidip özerk alanlar, kurtarılmış bölgeler oluşturmaya başlamasına müdahale etmek isteğini okuyabiliyoruz.

Bu yönüyle, benzetmek gibi olmasın, ama mesela CHP’nin 1920’lerde içinde kalan İttihatçıları tasfiyesine, ya da aynı yıllarda Sovyetler'de Stalin’in Troçki’yi tasfiyesinden yansımalar bulmak da mümkün.

AK Parti hem hükümetin imkânlarına sahip, hem arkasında seçmen desteği bulunuyor. Ama her tasfiye harekâtı gibi bu da her iki tarafı da yıpratan bir süreç olacağa benziyor; birini, bu durumda Cemaati daha çok yıpratacak gibi görünüyor ama AK Parti bundan sıfır hasarla çıkmaz gibi sanki.