Ankara'da kimin borusu ötüyor? İşte bütün mesele bu

Önce Erdoğan-Arınç, sonra Arınç-Gökçek atışması ve Davutoğlu'nun sessizliği içeride ve dışarıda, siyaset ve ekonomi çevrelerinde şu soruya yol açıyor: Kimin dediğini esas alacağız?

Aslında sabah saatlerinde AK Parti’nin yangın söndürme ekipleri devreye girmeye başlamıştı. 

Hatta ortada yangın filan da olmadığını, belki bir iki yanlış anlaşılma bulunduğunu, herşeyin çok yakında bir kardeşlik açıklamasıyla yeniden süt liman olacağını filan söylüyorlardı canlı televizyon yayınlarında.

İşte Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek Twitter mesajlarıyla Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a tam da o soğutma yayınlarının yapıldığı öğle saatlerinde yaylım ateşi açmaya başladı ve o yok denilen alevlerin bacayı sarmaya başladığı artık saklanamaz hale geldi.

***

Gökçek, AK Parti’nin Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte üç temel direğinden biri olan Arınç’ın artık AK Parti’de “istenmediğini” öne sürüyor, hükümetteki görevlerinden derhal istifa etmesini istiyordu.

Eğer Arınç istifa etmezse, Başbakan Ahmet Davutoğlu onu hemen görevden almalıydı.

Çünkü Arınç, Fethullah Gülen Cemaatinin güdümünde iş yapıyor ve iki Cemaatçiyi milletvekili yapmaya uğraşıyordu.

***

Gökçek’in mesajlarının ortalığı kasıp kavurduğu sırada Bakanlar Kurulu toplantıdaydı.

Arada kaybolup gitmesin, Çankaya Köşkü’nde toplantıdaydı; Erdoğan’ın Atatürk Orman Çiftliği arazisine Saray kurarak siyasi coğrafyadan silmek istediği Çankaya’da Davutoğlu Bakanlar Kurulu topluyordu.

Gözler Çankaya’ya çevrildi: Acaba Arınç kurul toplantısı ardından basının önüne çıkıp açıklama yapacak, soruları yanıtlayacak mıydı?

***

Bu soru soruluyordu, çünkü yine tam o sıralarda AK Parti’nin bugünkü Meclis grubunun iptal edildiği haberi gelmişti.

Zaten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan artık neredeyse her öğle saati bir yerde konuşma yapıyor, bütün televizyonlar da onu mecburen canlı veriyor, Davutoğlu’nun konuşmasının Erdoğan’ınkiyle çakıştığı durumlar, hatta bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun haftada bir kez Grup konuşmasından yapılan yayının kesildiği durumlar oluyordu.

Aslında parti bu kadar gerilmişken, kendisinden hem Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’ta PKK’ya silah bırakma çağrısı, hem Arınç hadisesi üzerine konuşması bekleniyordu. Şimdi ne dese zülfüyâre dokunabilirdi; bir Konya programı bulundu.

***

Ama Arınç’ın söyleyecekleri vardı. Basın toplantısı yapmaması Gökçek’e teslim olduğu anlamına gelecekti.

Ayrıntıları biliyorsunuz, hakaretleri tekrarlamayacağım, zaten dava konusu yapılır. Siyaset kulisinde konuşulana göre, bu Arınç’ın Bakanlar Kurulu sırasında Davutoğlu ve diğerleri tarafından teskin edilmiş haliymiş; teskin edilmese kimbilir Gökçek’e başka neler diyecekti.

Tabii, “Ankara’yı parsel parsel satmak”, “Cemaatin, iş adamlarının kucağına oturmak” filan gibi suçlamaların ise normal işleyen bir demokraside soruşturma konusu olması lazım.

Bakalım herhangi bir savcı taraflarının AK Parti’nin Başbakan Yardımcısı ve başkent belediye başkanı olduğu bir soruşturmayı açabilecek mi?

Yine de insanın aklına Arınç’a “Daha önceleri neredeydiniz?” diye sormak geliyor.

***

Şimdi konumuz bu değil ama.

Aslında konumuz Erdoğan ve Arınç arasındaki (Demirtaş’ın deyimiyle) ayrıksılık da değil.

Binali Yıldırım’ın 2014 Aralık ortasında çıkıp Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu’nu toplayacağını duyuran kişi olmasından bu yana bir otorite sorunu yaşanıyor Ankara’da.

Hem de o hiç beğenilmeyen koalisyon hükümetlerini mumla aratacak türden bir otorite sorunu.

***

O zamandan bu zamana Erdoğan ile hükümet arasında yaşanan belli başlı dört sorun da Ankara’da kimin borusunun öttüğü sorunuyla ilgilidir.

Yani Davutoğlu’nun müjdelediği şeffaflık ve şehir rantının kısıtlanması projelerine neredeyse pişman edilmesi, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, faiz ve ekonomi idaresinde kimin bulunduğu tartışması, Davutoğlu’nun “siyasette ihtiyaç duyduğu” Hakan Fidan’ın MİT’ten istifa edip AK Parti’den aday olduktan sonra Erdoğan’ın ısrarıyla geri döndürülmesi ve en son Kürt meselesinde “İzleme Grubu” oluşumu nedeniyle çıkan tartışmaların ortak noktası kimin dediğinin olacağı sorunudur.

Bir düşünsenize, Fidan’a istifa etme hakkı dahi tanınmadı. Erdoğan getirmişti, Erdoğan gönderirdi, Fidan kendisi gidemezdi.

***

Şimdi tam da 7 Haziran seçimlerine giderken AK Parti yönetimindeki otorite sorunu kendisini en fazla milletvekili aday listelerinin belirlenmesinde göstermeye başlamıştır; Erdoğan-Arınç “ayrıksılığında” Gökçek’in topa girmesinin altındaki neden de temel olarak budur.

Acaba listeleri yasaların öngördüğü gibi AK Parti Genel Başkanı Davutoğlu belirleyecek ve nezaketen Erdoğan’ın Meclis’te görmeyi arzu ettiği bazı isimleri mi listeye alacaktır? Yoksa kuliste öne sürüldüğü üzere Erdoğan, Anayasa’da yeri olmadığı halde, Davutoğlu’da 20-25 milletvekili ve 3-4 bakanlık bırakarak bütün listeyi kendisi mi belirleyecektir?

Bu tartışmanın aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na verileceği 7 Nisan tarihine dek artması beklenebilir.

Çünkü Erdoğan’ın çok arzu ettiği süper-başkanlık sistemi için kilit mesele HDP’nin seçime parti olarak girmesi ve yüzde 10 barajını aşmasıdır; Erdoğan bu iki ihtimali de engellemeye çalışmaktadır.

***

Ama otorite sorununun Türkiye’nin yönetiminde yol açabileceği hasar, AK Parti yönetiminde açmakta olduğu hasardan daha ciddidir.

Türkiye’deki siyasi ve ekonomik gelişmeleri yakından izleyen içeride ve dışarıdaki karar mekanizmaları, yatırımcılar ne yana bakacaklarını kestiremeyecek hale gelmektedirler.

Türkiye’nin önemli siyasi ve ekonomik konulardaki karar ve görüşlerini öğrenmek için kimin dediklerini esas alacaklardır? Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı, hükümet sözcüsü mü, kim?

Hükümetin belli bir konuda ne yapacağı giderek kestirilemez, öngörülemez hale gelmektedir; bu da ülkenin hem demokratik, hem de ekonomik yapısı üzerinde risk oluşturmaya başlamış görünmektedir. İşte asıl mesele budur.