Ankara'da zafiyet işaretleri

Hükümetle bürokrasi arasındaki iletişimsizlik yönetim zafiyetine neden oluyor. Tayyip Erdoğan'la Edip Başer arasındaki polemik buna örnek. Genelkurmay'ın Mehmet Ali Talat'ı yalanlaması ve MİT'in eleştirileri de iletişimsizliğin boyutunu gösteriyor.

Son tartışmalar Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 'PKK koordinatörlüğü işlemiyor' sözleriyle başladı. Lübnan yolculuğu sırasında söylediklerine göre, ABD'nin teklifiyle oluşturulan özel temsilcilik kurumu, Türk kamuoyunun
beklediği somut sonuçları getirmiyordu.
Başbakan'ın bu sözleri, Ankara'da konuyla ilgili üst düzey uzmanlar tarafından 'erken ve şaşırtıcı' bulundu. Evet, Irak'taki PKK varlığına ilişkin ABD'den ve Irak hükümetinden daha somut ve çabuk sonuçlar beklendiği doğruydu. Ancak PKK ile mücadele özel temsilciliğine Erdoğan tarafından getirilen Edip Başer, Erdoğan'ın bu yakınmasından çok değil on gün kadar önce ABD'nin özel temsilcisi Joseph Ralston ile 11 Aralık'ta Almanya'nın Stuttgart şehrinde yaptıkları görüşmeyi olumlu nitelemiş ve somut sonuçtan umutlu olduğunu söylemişti. Başer, 21 Aralık tarihli Radikal'de yayımlanan açıklamalarında, Ralston ile Türkiye'nin Irak'taki PKK'ya karşı sınır ötesi harekât yapmasının koşullarını engellemenin ABD ve Irak yönetimlerinin elinde olduğu konusunu da görüştüklerini ilan etmişti.
Gerçi Başbakana yakın bir kaynağın ifadesine göre, Erdoğan bu açıklamayı yaparken aklı başka bir konuyla meşguldü. 30 Aralık günü idam edilen Irak'ın devrik devlet başkanı Saddam Hüseyin'in cenazesine neden Türkiye'nin sahip çıkmadığı yolunda marjinal gruplardan gelen eleştiriler Başbakanı üzmüştü. Uçakta böyle bir soru sorulunca da ABD güdümündeki Irak hükümetinin bayram sabahı Saddam'ı asmasına tepkisini bu kanalla dile getirmişti.
Doğruysa da, değilse de vahim bir izah. Türk Başbakanı'nın konular arasında bu kadar fark gözetmeden ve sonuçlarını kestirmeden duygusal tepkiler sergileyeceğine ihtimal dahi vermemek lazım.
Her halükârda, Erdoğan'ın sözleri Başer'i zor durumda bıraktı. Erdoğan bu yolla, zaten kendisine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından önerildiği bir sır olmayan Başer'i istifaya zorlamak mı istiyordu.
Başer, birkaç günlük sessizlik ve muhtemelen durum değerlendirmesi ardından önceki gün Bahçeşehir Üniversitesi'nde yanıtını verdi: Hayır, istifası cebinde değildi. Hâlâ sonuç alınacağına umudu vardı.
Başer'in, bu açıklamasındaki en önemli yan Başbakan'ın sözlerinin 'kendisi tarafından aktarılan bilgilere dayanmadığını' söylemesi oldu. Ayrıca, Başbakan'ın 'keşke hiç yapılmasaydı' açıklamasının 'bir iletişim sorunu' izlenimine neden olduğunu söyledi.
Başbakan bu sözlerden sonra görüşeceği Başer'den görevi bırakmasını mı ister, yoksa ona ihtiyaç talebinde bulunduğu yeni kadroları mı verir?
Birlikte göreceğiz.
Ankara'da hükümet ile güvenlik mekanizmaları arasında iletişim sorunu olduğunu gösteren bir başka işaret yine önceki gün Genelkurmay'ın Kıbrıs açıklaması ile ortaya çıktı.
Genelkurmay, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile 5 Ocak'ta yapılan görüşmede, Talat'ın açıklaması aleyhine, Lefkoşa'daki Lokmacı kapısı köprüsünün kaldırılması konusunun görüşüldüğünü ve karşı çıkıldığını söyledi. Büyükanıt, dünkü Milliyet'te Fikret Bila'ya Talat ile randevunun hükümet kanalıyla alındığını da açıkladı; Genelkurmay'ın bu görüşünün hükümete daha önce iletildiğini de vurguluyordu.
Yani nasıl Başer kibarca Başbakan'ın çıkışının arkasında durmuyorsa, Büyükanıt da kibarca Erdoğan'ın Talat'ı boş yere kendisine gönderdiğini söylüyordu.
Radikal'e ulaşan ilgiler, Lokmacı kapısı konusunda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü ikna edemeyen Talat'a, Erdoğan'ın bir de Büyükanıt'la görüşmesi tavsiyesinde bulunmuş olduğu yönünde. Erdoğan ile Gül'ün 2006 yazında Serdar Denktaş'ın yerine KKTC'de CTP'ye yeni koalisyon ortağı bulunması konusunda görüşlerinin bire bir örtüşmediği duyumlarını doğrular bir işaret. Büyükanıt'ın açıklamaları, Kıbrıs konusunda limanların açılması ardından ikinci bir ince ayar sayılabilir. Erdoğan'ın Kıbrıs konusunda artık Genelkurmay'dan ne kadar bağımsız hareket edeceği de gözlenmeye değer.
İletişim sorununa üçüncü örnek olarak, yine 5 Ocak'ta Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner'in, MİT'in 6 Ocak'taki 80'inci kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklama gösterilebilir. Taner, içinde bulunduğumuz coğrafya ve dönemde önleyici ve aktif istihbarat anlayışının önemini vurgulamak için bakış açısı değişikliği gerektiren dış politika tahlil ve eleştirilerine değiniyordu. Türkiye'nin bölgede harita ve rejim değişikliklerine yol açabilecek belirsizliklerle mücadele edebilmesi için güçlü ekonomi ve caydırıcı askeri yapı yanı sıra, 'kusursuz' bir dış politikanın gerektiğini söylüyordu.
Kanunen yalnızca Başbakana bilgi vermekle yükümlü MİT Müsteşarı, bu kritik strateji saptamalarını neden kamuoyu ile paylaşmak ihtiyacı hissetmişti? Deneyimli istihbaratçı Taner, kendisini şeffaflık rüzgârlarının romantizmine kaptıracak biri değil. Yoksa Taner, kamuoyuna 'ben üzerime düşen uyarıları yapıyorum, bilmiş olun' deme ihtiyacı mı hissetti? Bunu da izleyip göreceğiz.
Kimi siyasi tahlilcilere göre, Ankara'daki zafiyet görüntüsünün nedenleri arasında Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bütün devlet kurumlarıyla hoş geçinme kaygısına düşmüş olması da bulunuyor. Ancak özellikle güvenlik bürokrasisi, söylediklerine karşı çıkılmadığı, hatta onay verildiği zaman, onu ciddiye alan bir geleneğe sahip.
Mevcut koşullarda, Anglosakson geleneğine bakıp, 'Erdoğan gibi düşünmüyorlarsa istifa etsinler', ya da 'Erdoğan hepsini görevden alsın görüşü' gerçekçi midir? Her iki durumun da Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Erdoğan'ı rahatlatmayacağını söylemek mümkün. Dolayısıyla Erdoğan'ın Ankara'daki iletişim sorunu ve zafiyet görüntüsünü ciddiye alıp önlem geliştirmesinde yarar var.