Ankara'daki Ağrı

Ağrı'daki olay, 7 Haziran seçimleriyle bağlantısı nedeniyle bu kadar önem kazandı. İş gelip Kürt meselesine, HDP'nin yüzde 10 barajını aşıp aşmayacağı ve Erdoğan'ın süper-başkanlığına dayanıyor ama, perde arkasında bir de sıkı bir Ağrı'da siyaset kulisi var.

Ağrı sadece Ağrı ile sınırlı değil.

Ağrı, Ağrı’da ayrı, Ankara’da ayrı hissediliyor.

Çünkü Ağrı’da olanlar ne sadece Ağrı’yı, ne sadece Ankara’yı ilgilendiriyor, ne de hükümet-PKK diyaloğunu; doğrudan 7 Haziran seçimlerine bağlanıyor.

***

Size zaten bildiğiniz olaylar dizisini anlatmayacağım.

Ama onları bir başka türlü bir önem sırasıyla hatırlatacağım.

Mesela bu 11 Nisan’da yaşanan ölümcül olaydan bir gün önceki iki açıklamaya bakalım.

***

Birincisi, PKK’nın en şahin yöneticilerinden biri olarak bilinen Cemil Bayık’ın Alman WDR istasyonuna yaptığı açılama; 11 Nisan’da Radikal’de ayrıntılı olarak ele almıştık.

Diyordu ki Bayık, “Artık Türkiye’ye karşı savaşmak istemiyoruz. Yeter diyoruz”.

İşte bu noktada bir gün sonra PKK militanlarının silahlarıyla birlikte HDP’nin düzenlediği Bahar Şenliğinde ne işi olduğunu sorabilirsiniz, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan sordu.

***

Bu sorunun bir meşruiyeti ve mantığı vardır ama ortada bir başka gerçek de var.

Bir süre önce HDP dışındaki muhalefet PKK’nın yerleşim alanlarına silahlarıyla yaklaşıp propaganda yapmasına, şehirler arası yolları kesip kimlik sormasına, halk mahkemesi kurup yargılama yapmasına, dağ kadrosu için askere alma şubesi açmasına, vergi toplamasına askerin neden müdahale etmediğini sorguluyordu. O sırada Genelkurmay Başkanı Necdet Özel onlara yasalara göre güvenlik güçlerini harekete geçirme yetkisinin valilerde olduğunu hatırlatmış, bir yerde kayda geçirmişti.

Valiler, PKK ile Kürt sorununa siyasi çözüm bulma diyaloğunun zarar görmemesi adına, doğal olarak İçişleri Bakanı’ndan (önce Muammer Güler, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ardından Efkan Ala) aldıkları talimatla çok zorda kalmadıkça müdahale istemiyorlardı.

Acaba PKK’lılar Ağrı-Diyadin olayında da Valinin nasıl olsa bir şey yapmayacağı varsayımından hareketle zaten iki yıldır yaptıklarını yapmak üzere orada boy göstermeye gitmiş olabilirler mi? Bunu meşru gördüğüm için sormuyorum, sadece anlamak için soruyorum.

***

Çünkü, 10 Nisan’da Cemil Bayık dışındaki ikinci açıklamaya geliyoruz, Ağrı Valisi Musa Işın TRT canlı yayınına çıkmış (ve dün Radikal’de Serkan Demirtaş’ın yazdığı üzere) vatandaşların oy kullanma güvenliğini bozmak isteyenlere izin vermeyeceklerini söylemiş.

Söyler hakkıdır; ama durduk yerde neden mesela Denizli, ya da Şırnak Valisi değil de Ağrı Valisi? Demek ki durduk yerde değilmiş, bir bildiği varmış ve nitekim ertesi gün olanlar ortada.

Bu noktada bir soru daha: Neden ilk açıklamayı, mesela bir hükümet üyesi, ya da Vali yerine şu anda AK Parti milletvekili adayı olmak dışında bir siyasi sıfatı, herhangi bir resmi sorumluluğu bulunmayan Efkan Ala yapmıştır?

Devletin görünen mekanizmalarından daha derinde bir başka işleyişi bugün işinize geldiği için hoş karşılarsanız, yarın işinize gelmeyen işler yapmaya başladığında vakit geç olabilir; özellikle Ala için söylemiyorum ama derin yapılar tam olarak böyle oluşur ve işler.

***

PKK’nın sivillerin arasına silahla girişini normal gördüğüm için de söylemiyorum, görmüyorum, ama Genelkurmay’ın yaralı askerlerin oradaki HDP’lilerce taşınmasını takdir ettiğini açıklaması, en azından planlanmış bir askeri operasyon olmadığı valinin jandarmaya talimatıyla PKK’lılarla karşı karşıya gelindiğini açıklaması kadar ilginçtir.

Malum, yeni yasayla jandarma artık tamamen İçişleri Bakanlığına bağlanmıştır, üzerinde askeri üniforma olması bunu değiştirmiyor.

Asker,hem hükümet, hem HDP tarafından yeniden PKK ile çatışmanın tarafı olarak gösterilmekten belli ki rahatsız; yoksa neden Selahattin Demirtaş’ın söylediklerini kısmen de olsa haklı çıkaracak o açıklamayı yapsın?

***

Genelkurmay açıklamasının Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun HDP’ye PKK desteğini kast ederek “Silahla oy toplayanları” eleştirmesi, Demirtaş’ın da ona belli ki jandarma operasyonunu ima ederek “Silahla oy toplayanın Allah bin belasını versin” bedduasıyla karşılık vermesi ardından yapıldığını da söylememiz gerekiyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün “bedduacılar” çoğul ekiyle Demirtaş’ın yanına Fethullah Gülen’i de zımnen koydu gerçi, ama Kürt çözüm sürecinin Ağrı olayından etkilenmeyeceğini söyleyerek en azından bir boyutuna açıklık getirdi.

***

Tabii işin bir de Ağrı boyutu var.

Ağrı AK Parti’nin yakın zamana dek çantada keklik gördüğü, ama HDP’nin yüzde 10 barajını kafaya koymasından bu yana endişeye kapıldığı yerlerden birisi.

Hatırlamak lazım ki 30 Mart 2014 belediye seçimlerini HDP’li Sırrı Sakık’ın kazanması kolay olmamıştı. AK Parti adayının galip ilan edilmesi ardından iş mahkemelik olmuş, tekrar seçim kararı verilmiş ve bu seçimde Sakık kazanmıştı.

***

HDP Ağrı’ya Leyla Zana gibi Kürt siyasetinin sembolik isimlerinden birini aday sırasının başına yerleştirdi; Zana’nın etki ve bağlantıları PKK’nın çok ötesinde, geleneksel Kürt siyaset odaklarına, Mesud Barzani’ye dek uzanıyor.

CHP başka koşullar altında bu seçim için pek şansı olmayan Ağrı’ya aşiret destekli eski DYP’li bakan Cemil Erhan’ı ilk sıraya koydu.

Bir anda ortaya dişli rakipler çıkartan bu gelişmeler, Doğu ve Güneydoğu’da başka yerlerde de görüldüğü (Hatta Diyarbakır’da istifaya neden olduğu) üzere Ağrı’da rahatsızlığa neden oldu.

Hükümetin PKK ile diyalogunun “âkil insanlarından” Yılmaz Ensarioğlu’nun mesela birinci değil de ikinci sıraya konmuş olmasının doğurduğu rahatsızlık siyaset kulislerine yansıyor.

AK Parti genel merkezinin tabana “Merak etmeyin barajı geçemeyecekler” telkinine başlaması boşuna değil; Ankara’daki ağrı, o nedenle Ağrı ile sınırlı değil.

***

Çünkü iş geliyor HDP’nin yüzde 10 barajını aşıp aşmamasına takılıyor.

Üstelik sadece Erdoğan’ın istediği süper-başkanlık açısından değil, Kürt süreci açısından değil, mesela AK Parti’nin geleceği açısından da.

Onu da ayrı bir yazıya bırakıyorum, müsadenizle.