Atatürk'ün mirası ve kadınların durumu

Türkiye'de hemen her alanda olduğu gibi, Atatürk'ü anmada da bir uçtan diğerine savruluyoruz.
Atatürk'ün mirası ve kadınların durumu

Yarın Türk Kurtuluş Savaşı önderi ve cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü üzerinden 75 yıl geçmiş olacak.
Bu yılki anma törenlerinin de parlak olmayacağını tahmin etmek zor değil. Hafta başında hükümet, Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği en yüksek nişan üzerindeki Atatürk siluetini ve TC harflerini kaldırdı. Hafta içinde Diyarbakır’da barodan valiliğe yapılan PKK ile Kürt sorununa siyasi çözüm diyaloğu süreciyle çeliştiği başvurusunun ardından, Atatürk’ün en bilinen sloganlarından “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazan tak yerinden söküldü.

Ülkenin ulusal kahramanının isminin eski parlaklığını yitirdiği algısına yol açan bu gelişmelerin altında iki temel neden yatıyor.
Birincisi, onlarca yıldır Atatürk’ün ismi ve mirası kullanılarak, daha doğrusu istismar edilerek toplumun maruz bırakıldığı aşırı ideoloji dozu. Bunu yapanlar sadece siyasete müdahalelerine, darbelerine Atatürk’ün ismini kalkan ve malzeme yapan askerler değildi. (Unutulmasın ki 12 Eylül askeri darbesinin ardından yalnızca Diyarbakır değil, ülkenin her köşesinde işkenceciler o sloganın duvarında yazılı olduğu hücrelerde insanlara zulmetti.) Siyasetçiler, yargı mensupları, yüksek bürokratlar da Atatürk’ün ismi ve mirasını kendi günlük amaçları için kullanmakta, böylece topluma gözdağı vermekte bir sakınca görmedi. Olur olmaz her köşeye, hiçbir estetik kaygı gözetilmeden dikilen heykeller, büstler işi neredeyse bir kişi kültü oluşturmaya götürdü. Atatürk dönemindeki uygulamalar hakkında serbestçe tartışmak, eleştirmek, cumhuriyet düşmanlığıyla suçlanmadan mümkün olmuyordu; 28 Şubat dönemi bu ideolojik dozaşımının son örneği oldu. 

İkincisi, iktidardaki AK Parti’nin üst üste üç seçimden zaferle çıkmasında, cumhuriyetin kuruluşunun ardından dindar Müslümanların baskı altında olduğu, ‘inançlarını yaşayamadığı’ yolunda biriken tepkinin oynadığı roldür. AK Parti’nin lider kadrosu kamuoyu hitaplarında Atatürk’ün adını anarken dikkatle davranmaktadır. Ancak ilginç ayrıntılar yok değil. Örneğin; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Atatürk’e Atatürk demekte, koltuğunun ilk mukiminin başarılarını minnetle anmakta bir rahatsızlık duymamaktadır. Başbakan Tayyip Erdoğan ise ’Atatürk’ soyadını kullanmaktan kaçınmakta, başında dinsel çağrışımı da bulunan ‘Gazi’ sıfatıyla birlikte Mustafa Kemal’i tercih etmektedir. Çoğu kişi için önemli olmayabilir ama bir duruştur.

Hemen her alanda olduğu gibi, Atatürk’ü anmada da bir uçtan diğerine savruluyoruz.
Daha on yıl önce, bir hafta süren ve neredeyse yas niteliği taşıyan anma törenleri, bugün adeta yasak savma kabilinden Dolmabahçe’deki yatak başucunda nöbet bekleyen erin gözyaşı dökmesine ve Atatürk’ün sevdiği şarkılar programlarına indirgenmiş durumda. 

Oysa Atatürk’ün 1920-30’larda önderlik ettiği reformlar, Müslüman nüfuslu ülkelerin çoğu için bugün dahi düşünülemez uzaklıkta. Devlet işlerini din işlerine bağlı olmaktan çıkararak laikliği benimsemesi tek başına bugün Müslüman toplumlarda cesaret edilemeyecek bir iştir ve Türkiye’de demokrasinin gelişmesinde laiklik, hatta Erdoğan’ın (Mısır’da) vurguladığı üzere büyük rol oynamıştır. Arap harflerinden Latin harflerine geçiş, takvim, ölçü, tartı sisteminin değişmesi, hep entelektüel referansların Doğu’dan Batı’ya odaklanması ve bunun ‘muasır medeniyet’ olarak benimsenmesi hedefiyledir. Bugün AB hedefinde ısrar edenler, Gül dahil, aslında bu çizgiyi sürdürmüş olmaktadır.
Bu reform adımlarının atılmasında, örneğin kılık kıyafet zorlamaları türünden bazı adımlar reformlara tepkiyi, hatta geri tepmeyi tetiklemiştir. Hayrünnisa Gül’ün başörtülü kadın sayısının artmadığı, sadece daha görünür olduğu saptaması bu bakımdan üzerinde durulmaya değerdir.
Geri tepmede küresel etkenler de söz konusudur.

Atatürk’ün mirasının belki de en önemli bölümü, Müslüman bir toplumda kadını görünür kılmak olmuştur.
Belki de bu yüzden, vefatının 75’inci yılında, artık ne askerden ne köşe başı ideologlarından bir zorlama, teşvik olmaksızın, Türkiye’de kadın haklarına, laikliğe hassas genç bir kuşak, Atatürk ve reformlarının kıymetini, üstelik ona bir kutsallık vehmetmeden anlamaya başlamış görünmektedir. Tıpkı başörtüsü serbestisi gibi, bu da bir normalleşme işareti sayılmalıdır.