Avrupa'da sağın tehlikeli yükselişi

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Türkiye'nin müttefiki solcuların gerilemesi kötü haber

Her şey kitaba göre gitseydi, kapitalist ekonominin krizde olduğu, işsizliğin artıp devletin rolüyle birlikte vergilerin yükseldiği ve sağcı hükümetlerin (27 AB ülkesinden 20’sinde muhafazakâr başbakanlar var)
işbaşında olduğu siyasi atmosferde, sol partilerin yükselişe geçmesi gerekirdi.
Tam tersi oldu. Pazar günü sonuçlanan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sosyalist ve sosyal demokrat partiler geriledi. Avrupa Sosyalistleri Partisi (PES) adı altında grup kuran değişik ülkelerden sol partiler 2004’de Avrupalı seçmenden aldıkları yüzde 27.6 desteği, dörtte biri kadar geriletip yüzde 21.6’ya razı oldular. 
Avrupa Halk Partisi (EPP) adı altında grup kuran muhafazakârlar güçlerini muhafaza etti; 2004’deki yüzde 36.7’ye karşı, hafta sonu yüzde 36.3 aldılar. Bunda İngiliz Muhafazakâr Partisi’nin AP içinde kendi AB-kuşkucu grubunu oluşturmak üzere gücünü EPP koalisyonundan ayırmasının rolü var; aksi halde muhafazakârlar 736 sandalyeli AP’de 267 yerine 296 üyelik alabileceklerdi.
Liberal-demokratlar da oy kaybetti.
Yeşiller hem oy, hem sandalye sayısını artırabildi. Ama asıl artış miliyetçilik, hatta (İngiliz Milli Partisi gibi) açıkça ırkçılık yapan partilerin oylarında oldu; İngiliz ırkçıları ilk kez Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilecek.
Daha kötüsü de var: Bu seçimlere katılım oranı tarihindeki en düşük noktada, yüzde 43
olarak gerçekleşti.
Hem seçime katılım, hem de çıkan sonucu birlikte değerlendirince ortaya şöyle
bir tablo çıkıyor:
1- Avrupalı seçmenin merkez çoğunluğu, karar almada AB Komisyonu karşısında fazla gücü olmayan Parlamento’ya  itibar etmiyor, sandığa gitmiyor.
2- Dolayısıyla sandık küçük ama örgütlü partilerin etkisini yansıtmaya başlıyor. Bu partiler de genel olarak popülizm yaparak  oy toplama eğiliminde oluyor.
3- Bunun sonucunda oluşan Avrupa Parlamentosu, giderek Avrupa halkının merkezindeki değil, çevresindeki görüşlerin dile getirildiği bir zemine dönüşüyor.
Bu sonuç Türkiye’nin AB üyelik yolculuğu için de, genel olarak Avrupa’da yaşayan (Türkler dahil) AB-dışı kişiler için de kötü haber.
Çünkü, Avrupalı sosyal demokrat ve sosyalistler her ne kadar enternasyonalizme sadık olduklarını söyleseler de, Avrupa’nın beyaz işçi sınıfı, özellikle de işsizlik getiren kriz zamanlarında (nispeten ucuz ve örgütsüz iş gücü deposu görülen) yabancı işçilerden, kültürel çeşitlilik ve bir arada yaşama fikrinden ve küreselleşmeden hoşlanmıyorlar.
İyi zamanlarda enternasyonalist olan, Venezüella ve Bolivya ile dayanışma gecelerine katılıp Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren, Kürtler, Filistinliler ve mesela Tamiller için dayanışma gecelerine katılan Avrupa işçi sınıfı, zor günlerde nasyonalist nitelik kazanmaya başlıyor.
İşini kaybetmesinin suçunu sistemin işleyişinden çok, kendi işini elinden alma tehdidi oluşturan yabancı emekçide aramaya başlıyor.
Bu filmin benzerini Avrupa 1929 büyük krizi ardından görmedi mi? Yahudi düşmanlığının altında yatan ekonomik neden işsizlik olmadı mı? Daha 1919’da Almanya’da bir sosyalist devrimi kıl payıyla, Sovyetlerin ‘Tek ülkede sosyalizm’ adı altında (aslında milliyetçi nitelikte) bir siyaset değişikliğiyle sırtını dönmesiyle kaçıran Alman işçi sınıfı 10-15 yıl sonra Nasyonal-Sosyalist Adolf Hitler’i nasıl işbaşına getirdi? Oylarıyla değil mi?
Sosyalistlerin, sosyal demokratların ‘işler kötüye giderse, halk ayaklanır, son tahlilde iyidir’ diye karikatürü çizilebilecek eski anlayışı bir an önce değiştirmesi gerekiyor. Ekonomik dengeler düzeldikçe, siyasi dengeler de düzelecektir. İnsanlar geleceklerinden emin oldukları sürece, geleceklerinin daha iyi olması için çaba harcarlar. Bugün tehlikedeyse bugünü kurtarmak için ne gerekiyorsa onu yaparlar. İnsanlar can güvenliği, iş güvenliği ve özgürlükleri arasında tercihe zorlandıkça en önce özgürlüklerinden vazgeçebileceklerini anlamak için dünyanın daha kaç acı tecrübeden geçmesi gerekiyor?
Friedrich Engels’in, yoldaşı Karl Marx’ın mezarı başında söylediğinden de çıkarabiliriz: İnsanlar karınları doydukça daha iyi siyaset yapar. Ekonomik dengelerin daha insan merkezli olarak bir an önce yeniden kurulması siyasi dengelerin şirazeden çıkmaması için de önem taşıyor.