Balbay'ın kızından Gül'ün oğluna insan manzaraları

Babalara, annelere yönelen suçlamaların ağırlığının hep birlikte çocuklarının omuzlarında kalmasına göz yumuyoruz.

Nazlıcan Özkan beni tanımaz; ben onu tanıdığımda Tuncay Özkan’ın ara sıra işe getirdiği karabiber tanesi gibi şirin, küçücük bir kızdı. Yıllar sonra serpilip büyümüş bir genç kız olarak onu Ergenekon davası tutuklusu babasının duruşmalarında görüş günlerinde haber olurken hep beraber yeniden tanıdık.

Babası nedeniyle mağduriyet yaşayan öğrenci olarak da haber oldu Nazlıcan geçen yıl. Her çarşamba babasını hapishanede görüşe gitmesi Avusturya Lisesi için sorun olmuştu. Sadece idari sorun da değil, öğretmenleri, okul yönetimi tarafından baskı ve dışlanmaya maruz kaldığı da yazıldı.

Babasına yönelen suçlanmadan dolayı çocukların zarar gördüğü bir durumu bu günlerde Mustafa Balbay’ın kızı Yağmur’un durumunda izliyoruz. Mart başında Norveç’te düzenlenen bir toplantıya katılıp, babasının yargılanması nedeniyle ‘teröristin kızı’ damgası yediğini söylemiş Yağmur ve ondan sonra okuldaki sorunları artmış. Henüz 13 yaşındaki bir çocuğun babasının durumunu birkaç yıldır içeride, dışarıdaki toplantılarda anlatmak durumunda kalması başlıbaşına bir sorundur zaten, tahmin edebiliyorum, mutlaka bunu ailesi de düşünüyordur. Ama okuduğu Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde Norveç’te olduğu zamana denk düşen bazı sınavlardan kendisine ‘sıfır’ verildiği, adeta okuldan alınması için baskı yapıldığı iddiaları var.

Dün bu iddiaları hem Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı hem de okulun emektar müdiresi Ayşe Başçavuşoğlu ile görüştüm.

Avcı, konunun kendi dikkatine önce CHP Edirne Milletvekili Recep Gürkan tarafından getirildiğini, ondan telefonunu alarak Mustafa’nın eşi, Gülşah Balbay ile görüşüp bilgi aldığını, daha sonra Ankara İl Eğitim Müdürü ile görüşüp konunun çocuklara (Yağmur’un küçüğü Deniz de aynı okulda) zarar verecek şekilde medyaya yansımadan okulla görüşerek çözmesini istediğini söyledi. Konu OdaTV aracılığıyla medyaya yansıyınca boyut değiştirmiş. Avcı da konuyu soruşturmak için müfettiş görevlendirmiş. Başçavuşoğlu, bilenler bilir, otoriter tutumuyla Ankara’da isim yapmış bir öğretmendir. Yazılı açıklamasında da söylediği gibi, ‘sıfır’ verilmesinin söz konusu olmadığını, hatta devamsız olduğu sırada doktor raporu gerekmesine karşın Gülşah Balbay’ın mazeret dilekçesinin geçerli sayıldığını söyledi. Yağmur’un durumunun medyaya yansımasının ardından ‘Okulun orta bölümü mezunu Gülşah ile’ konuşup ‘konunun uzatılmamasını’ istediği doğruydu ama, o da çocuklara zarar gelmemesini istediği içindi.

Dün içerideki 4 yıl 23’üncü gününü dolduran Balbay’ın çocukları Tevfik Fikret’te okumayı sürdürecekler mi? Bu travmayı atlatmalarında okul yönetimi onlara yardımcı olacak mı? Başçavuşoğlu, “Onlar bizim de çocuklarımız, biz her şeyi unuturuz’ diyor; “Ama ailenin kararıdır.”
Dün bu haberleri okurken geriye 1997’ye gittim. O zaman RefahYol hükümetinin devlet bakanı olan, şimdi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün büyük oğlu Ahmet de benzeri sıkıntıları yaşamıştı. Bunun üzerinden epey zaman geçip, RefahYol hükümeti 28 Şubat operasyonuyla devrildikten sonra, ‘Ama lütfen yazmayın’ diyerek durumu bana anlatan Hayrünnisa Hanım’dan öğrenmiştim. Ahmet de Tevfik Fikret öğrencisiydi. Notları kötü gitmeye başlamış, ama ailesine okulda diğer çocuklardan ‘irticacının oğlu’ baskısı gördüğünü ailesine anlatamamıştı. Çocuklar birbirine zalim olabilir, onu dengeleyecek olan eğitmenlerdir. Sonunda bir veli Abdullah Gül’!ü durumdan haberdar etmiş, Ahmet İstanbul’a Saint Joseph’e gönderilmiş ve başarılı bir öğrenci olarak lise eğitimini tamamlamıştı. Gül ailesi küçük oğulları Mehmet’i TED Ankara Koleji’ne vermeyi tercih etmişlerdi.

Ayşe Hanım’a bunu hatırlattım. Acaba okulun değişen siyasi şartlara göre değişen atmosferi olabilir miydi?. “Hiç ilgisi yok” dedi; ‘Tevfik Fikret köklü bir eğitim kurumu, çizgisi hiç değişmez, bu polemiklere girmeyiz.” Ayrıca Abdullah Bey’in Ahmet’i okuldan alırken bu gerekçeyi değil, İstanbul’da dershaneye gideceği gerekçesini verdiğini söyledi. Olabilir, o günün koşulları belliydi.

Bu yazının amacı zaten belli bir kurumu suçlamak değil. Ama memleketin hali işte bu. Siyasi koşullar değişiyor, ama bazı kötü alışkanlıklar değişmiyor. Babalara, annelere yönelen suçlamaların ağırlığının hep birlikte çocuklarının omuzlarında kalmasına göz yumuyoruz. Bu insan manzarası ne zaman değişir sizce?