Baş döndürücü gündem, başımızı döndürmesin

Türkiye daha önce yaşamadığı yoğunlukta ve sayıda büyük ölçekli siyaset sorunuyla aynı anda meşgul olduğu bir dönemden geçiyor.

Türkiye daha önce yaşamadığı yoğunlukta ve sayıda büyük ölçekli siyaset sorunuyla aynı anda meşgul olduğu bir dönemden geçiyor.
Bu durum, bir yanıyla dünyanın ciddi bir dönüşüm sürecinin sancılarını yaşamasından kaynaklanıyor.
Düşünün ki Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn İstanbul’daki Genel Kurul toplantısında, son iki ayda ikinci kez ‘Savaş çıkabilir’ uyarısında bulundu. Dünyanın yeni bir enerji-sanayi devriminin doğum sancılarını çektiği bir dönemde
ve ciddi bir küresel ekonomik krizin ortasında iken neyin ne olduğunu bilen bir kişinin ağzından çıkan bu uyarıyı ciddiye almak gerekiyor.
Bu siyaset yoğunlaşması diğer yanıyla Türkiye’de artık dışa vurulan ‘siyaset nesnesi olmaktan, siyaset öznesi olmaya’ dönüşme iradesinin varlığından kaynaklanıyor.
Bunu yıllar önce Turgut Özal ‘Aktif dış politika’ ifadesiyle tanımlamaya çalışmıştı. Ama hem o tanım eksikti, içi doldurulmamıştı, hem de Türkiye’nin o dönemdeki ekonomik ve siyasi durumu buna izin vermiyordu. Yine de Özal da, onu takiben Süleyman Demirel de bu yönde adımlar attılar.
Ancak dış politikada atılan adımlar ne kadar iyi niyet taşısa da, iç politikanın acımasız dengeleriyle uyumlu olmadığında yetersiz kalıyordu. Merhum İsmail Cem’in iyi niyetli girişimlerinin kendi hükümeti dahil iç yapılardan (ve parça parça dökülen ekonomiden) hiçbir destek alamamış olması örneği verilebilir.
Öte yandan, hükümetle askerin ortak akılla hareket edip diplomasiye destek vermesiyle 2007 sonbaharından bu yana PKK ile mücadelede ABD ve Irak boyutlarıyla kaydedilen ilerlemeye bakılabilir.
Bugün nasıl olabiliyor?
Evet, Ahmet Davutoğlu, Türk siyasetinde nadir görülen, göreve geldiğinde ne yapacağına ilişkin aklında bir fikir ve bir plan olan siyasetçi tipidir.
Ancak bir dizi reform adımıdır ki bugün Türkiye’nin iç içe geçmiş dış ve iç sorunlarla birlikte meşgul olmasını mümkün kılmıştır. Şöyle sayabiliriz:
1- Türkiye ‘90’ların ortasından 2001’e dek kötü yönetimlerle hem siyasi, hem de ekonomik yönden (28 Şubat sürecinden Anayasa atma kavgasına dek) dibe vuruş dönemini yaşamış ve artık değişmek dışında yol kalmamıştı.
2- Bu koşullar Kemal Derviş’i ve ekonomik programını ortaya çıkarmış, bankacılık sisteminden başlayarak ekonomik yapı ciddi bir reform sürecinden geçmeye başlamıştı.
3- 2002’de iktidara gelen AK Parti, pek çok şeyi sarsıntılara yol açacak şekilde değiştirse de Derviş reformları ve o çerçevedeki IMF programına dokunmamış, Ali Babacan’ı sürdürmüştü.
4- Meclis’inde AK Parti ve CHP uzlaşmasıyla 2002-2005 döneminde gerçekleşen Avrupa Birliği uyum reformları ile ülkenin hukuki ve siyasi yapısını da güncelleştirmişti.
5- Türkiye ekonomisi ve siyasetiyle kabından taşan bir kıvama gelmeye 2001-2005’deki ekonomik ve siyasi güncelleştirme ile hazır hale geldi. Bu süreçte TOBB’un Rifat Hisarcıklıoğlu yönetiminde taşra kimliği ağır basan tüccar örgütünden ülkenin ekonomik ve siyasi dışa açılma aygıtlarından birine dönüşmesi dikkat çekici bir olguydu. Anadolu yüzünü dışa dönmeye başlamıştı.
Abdullah Gül, dış politikadaki dokunulmazlara dokunmaya bu dönem başladı. Evet, CHP lideri Deniz Baykal, 2002-2005 döneminde reform sürecini mümkün kılmada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önünü açmıştır; Erdoğan’ın seçilip Meclis’e gelmesi dahi Baykal
sayesinde mümkün olmuştur. 

Bisiklete binen çocuk gibi
Koşullar da gösterdiğimiz gibi olgunlaşmıştır. Ancak bu koşullar ancak onu ‘kuvveden fiile geçirecek’ siyasi irade ile mümkün olurdu.
Cengiz Çandar, dün Radikal’deki yazısında, Irak yolunda bu konuyu Soli Özel ile konuşurken AK Parti iktidarının ideolojik köklerinde hiç ‘İttihatçılık’ ve ‘Kemalizm’ bulunmamasını, İslamcılık bulunmasını konuştuklarını yazdı.
İdeolojik açıdan belki doğru, yöntem açısından tartışılır.
Çünkü bugünkü baş döndürücü tabloya bir başka açıdan baktığımızda, iktidarın baş dönmesine yakalanma tehlikesinin bulunduğunu görebiliriz.
Eylül başından bu yana, BM Genel Kurulu, G20 toplantısı, IMF Genel Kurulu, Ermenistan’la protokol imzası, İsrail’i Gazze nedeniyle haşlama, Suriye ile kucaklaşma, Irak’la ortak kabine toplantısı, haftaya Meclis’te Kürt açılımı, ardından İran, Pakistan, Afganistan ile dünya politikası...
Türkiye daha önce karşılaşmadığı ölçek ve yoğunluktaki bu baş döndürücü gündemin, iktidarda baş dönmesine yol açma tehlikesi özellikle iç politikada var; muhalefete, basına ve ekonomik aktörlere güç gösterisine varan yaklaşımda kendisini gösteriyor örneğin. Bu durum, bu aktif dış politikanın iç ikmal-destek hatlarından kısa sürede yoksun kalmasına neden olabilir.
Ankara bu haliyle heyecanla bisiklete binen çocukları da andırıyor; birden durursa, düşebilir. 

Jeffrey: Erteleme ortak karardı
İsrail’in Anadolu Kartalı tatbikatından dışlanmasını ve ABD Dışişleri Sözcüsü Philip Crowley’nin “Davetli bir ülkenin, son dakikada böyle bir tatbikatın katılımcı listesinden çıkarılması yakışıksız” açıklamasını ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’e sordum. Yanıtını aynen aktarıyorum:
“ABD ve diğer katılımcılar, tatbikatın ertelenmesi için ortak karar aldı. Bu kararı, planlı senaryodaki, tatbikatı bu kez katılımcılar açısından daha değersiz hale getiren değişiklikler nedeniyle aldık. Erteleme konusundaki çalışmalarda Türk Ordusu ve hükümeti ile yoğun bir işbirliği yapabildik. Sergiledikleri işbirliğini takdir ediyor, gelecekte tatbikatın yeniden planlanmasını dört gözle bekliyoruz.”