Başbuğ ABD'de, Erdoğan Ankara'da aynı hatta

Ankara'nın hareket hattı Erdoğan-Başbuğ-Baykal yakınsamasında ortaya çıkıyor: PKK sorunu ayrı, Kürt sorunu ayrı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ABD’de yalnızca resmi temaslarda bulunup Türk Amerikan Konseyi’nde konuşma yapmakla yetinmedi. Kamuoyuna kapalı temaslarda bulundu, bir araştırmacı gibi düşünce kuruluşu toplantılarına katıldı.
Örneğin, yankı uyandıran TAK konuşmasının ertesi günü (yani 2 Haziran’da) K caddesi 1800 numaradaki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi (CSIS)’de idi.
Merkezin az sayıda yöneticisi (ki aralarında daha yeni emekli olup CSIS’e katılan bir önceki Genelkurmay Başkanı Peter Pace vardı) ve Amerika’nın bazı eski Ankara büyükelçileriyle biraraya geldi. CSIS ertesi (yani 3 Haziran) sabah da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve ekibini kahvaltıda ağırladı. Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde özellikle strateji boyutunda ne olup bittiğine ilişkin Türkiye’den en taze bilgiler, hem siyasi, hem askeri kanattan alınarak orada toplanmış durumda.
Başbuğ’un CSIS dahil ABD’deki temaslarında söylediklerinin çoğu aslında TAK’ta yaptığı konuşmada ve Hürriyet’ten Metehan Demir’in dün yayımladığı soru-cevap faslında mevcut. (Demir’in söylediklerindeki sert ton dün Ankara’da yankıya yol açtı. Ancak diplomatik şekilde asıl sorunun PKK sorunuyla Kürt sorununu ayırmak olduğu TAK konuşmasında da, 14 ve 29 Nisan konuşmalarında da vardı.)
Vaşington konuşmalarında olmayan üç nokta var, Ankara’dan edinebildiğimiz kadarıyla:

* Birincisi, aslında o kunuşmaların devamı: PKK saldırdıkça asker cevap vermeye devam edecek. ‘Ama PKK ateşkes ilan etti’ diyenlere Başbuğ ‘Ne ateşkesi? Sadece Mayıs ayında 20 şehit verdik’ cevabını vermiş.
* İkincisi, Başbuğ ABD’yi suçlamıyor, müteşekkir, ama ABD’den özellikle Mesud Barzani üzerinde baskısını artırmasını istiyor. Artık Barzani ile konuşulduğu, Irak Kürtlerinin attığı ve atacağı her adımın yakından izlendiği ama somut ilerleme sağlanamadığı yakınması (sadece Başbuğ değil, Davutoğlu tarafından da) muhataplarına iletilmiş.
* Üçüncüsü, Başbuğ’un Amerikanlılara resmi temaslardan çok gayriresmi temaslarında ilettiği bir mesaj: Siz yakında oradan gideceksiniz. (Nitekim ABD Başkanı Barack Obama dün Kahire’de 2010 Ağustos ayında Irak’taki muharip birliklerini çekmiş olacaklarını teyit etti.) Siz Irak’tak ayrılacaksınız, ama biz hep oradayız. Dolayısıyla bizim etkimiz artacak. İşbirliği o günlere yönelik de olmalı.
Başbuğ’un Vaşington’daki ‘Terörist grupla karşılaştığımızda, ister eylem yapsın, ister yapmasın teslim olmaları istenir. Aksi halde operasyon yapılır’ sözünde şaşırtıcı olan bir şey yok aslında. Tıpkı dün teşvik ve istihdam paketini açıklarken Başbakan Tayyip Erdoğan’ın DTP’li Ahmet Türk’ün ‘karşılıklı silah bırakma’ ve kendisiyle görüşme talebine “Bölücü terör örgütü silah bırakmak durumundadır. Güvenlik güçleri hiçbir zaman silah bırakmaz. (Türk’ün) kendisinin yerini ortaya koyması çok anlamlı ve hiç hoş değil” diye yanıtlamasının şaşırtıcı olmaması gibi. Bu sözler, CHP lideri Deniz Baykal’ın ‘Güneydoğu’ya pozitif ayrımcılık yapalım, Kürtlerin kültürel hakları genişlesin, ama af ancak PKK silahı bırakırsa olur’ yaklaşımıyla benzeşiyor.
Bu bakımdan, Ankara’da şimdiye dek izlenen hattın beğensek de beğenmesek de dışında, ama çok da ötesinde olmayan yeni bir yaklaşım ertafında bir ‘yakınsama’ sürcinden söz edilebilir.
Yakınsanan, ortak bir zemin olarak yakınlaşılan anlayışı ‘Kürt sorununu çözelim, PKK’yı da dikkate alalım, ama PKK’ya endekslemeyelim, ona bağlı kılmayalım’ şeklinde özetlemek mümkün.
Burada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erdoğan-Başbuğ-Baykal yakınsamasının dışında olduğunu düğünenler acele ediyor olabilirler. Cumhurbaşkanı’nın az ve öz konuşuyor, ayrıntı vermiyor olması PKK sorunundan ayrı bir Kürt sorunu tanımlamak istemeyenler için temelsiz bir umut kaynağı vermiş olabilir. Bu, Gül’ün Ankara’daki yakınsamanın dışında başka bir oyun planı uyguladığı anlamına gelmez. Unutmamalı ki bu yakınsama süreci Gül’ün Meclis’teki siyasi parti liderleriyle baş başa görüşmeleriyle ayrı bir zemin kazanmaya başladı.
Dolayısıyla ne Başbuğ, Erdoğan ve Baykal’ın, ne de Gül’ün ve Türk’ün sözlerinden taşıdıklarının dışında anlam çıkarmaya çalışmanın bir faydası var. Bir süreç devam ediyor ve bu süreç Irak’ta ve bölgede yaşananlardan bağımsız değil.