Başbuğ'un söyledikleri ve söylemedikleri

Başbuğ'un söyledikleri kadar, eşiğine dek gelip söylemeden bıraktıkları önem taşıyor

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un dün 2.5 saat süren uzun basın toplantısını iki başlık altında tahlil etmek mümkün.
Birincisi söylemek isteyip açıkça söyledikleri.
Bunların başında Ergenekon davası soruşturması çerçevesinde bulunan silah ve mühimmatın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde, yani kaydı altında olmadığını açıklaması geliyor. Bu bir beyandır ve aksi kanıtlanana dek doğru kabul etmek durumundayız.
Silahlar açısından bunu kanıtlamak mümkün. Mühimmat, yani bir defa kullanılabilen patlayıcı sarf malzemesi açısından bunu kanıtlamanın mevcut sistem açısından kesin bir yolu olmadığını dün Orgeneral Başbuğ söyledi.
Dünyanın en güçlü ordularından birisinin mühimmat sistemi takibi için modern bir yönteminin bulunmaması, yani deposundaki malzemenin stok kontrolünü tam yapamıyor
olduğunu doğru şaşırtıcıydı. Başbuğ, el bombası ve hafif tanksavar silahı (LAW) gibi mühimmata da silahlar gibi seri numarası basılması uygulamasına bir yıl önce başlandığını açıkladı.
Türk ordusunun modern bir stok takip sistemine geçmesini de Ergenekon soruşturmasına borçlu olmamız gibi ilginç bir durum çıkıyor ortaya.
Başbuğ toprağa gömülü silahların, önceki dönemde kontr-gerilla olarak adlandırılan Özel Kuvvetlere ait olmadığı da açıkladı. 1986-98 arasındaki temizlikle TSK’nın araziye gömülü silahı kalmamıştı. Peki bulunan silahlardan bir kısmı 1998’den önce çalınmış, saklanmış, envantere hiç alınmamış olabilir mi? Herhalde bunu da yargı ortaya çıkaracaktır.
Başbuğ’un açıkça söylediği bir başka konu, 14 Nisan’da Harp Akademileri’ndeki konuşmasında sözünü ettiği PKK’lıları dağdan indirip topluma kazandırmanın kolaylaştırılması üzerineydi. Hatırlanacağı gibi, Başbakan
Yardımcısı Cemil Çiçek’in MGK’da konuşalım teklifi sonucu Başbuğ basın toplantısını bir hafta erteleyerek düne almıştı. Başbuğ konunun dün MGK’da gerçekten görüşüldüğünü, üzerinde çalışmanın başladığını açıkladı.
Bu noktada Başbuğ’un söylemek istedikleri ama açıkça söyleyemediklerine gelebiliriz.
Son konudan başlayalım: Başbuğ aslında yargıya açıktan ‘Dağdan inmek isteyene zorluk çıkarılmasın’ diyemediği için bu ‘daha anlaşılır dille yasayı yazma’ önerisini getiriyor olmasın? Mümkün.
İkincisi, Başbuğ’un ‘yanlış anlaşılmasın kimseyi suçlamıyorum’ diyerek, Savunma Bakanlığı tarafından MKE’ye ısmarlanan el bombası ve tanksavarların bir bölümünün Emniyet Genel Müdürlüğü’ne verilmiş olduğunu vurgulaması. Örneğin 1988’de MKE’ye verilen 3300 el bombası siparişinin 300’ünün orduya, 3000’inin polise gittiğini açıkladı Başbuğ; ama hepsi aynı kafile numarasına sahipti.
Başbuğ ‘Ben söyleyeceğimi söyledim. Sıra Emniyet’te’ mi demek istiyor acaba? Tanksavarlar konusunda da benzeri bir soru var ortada. Başbuğ kameralar önünde sergileyerek yürekleri hoplattığı tanksavar silahının boş ve kullanılamaz olduğunu açıkladıktan sonra Poyrazköy kazılarında bundan beş adetinin paketlenip saklanmış halde bulunmuş olmasını anlayamadığını söyledi. Acaba Başbuğ bu silah artıklarının sırf askeri töhmet altında bırakmak için mi birileri tarafından sanki kullanılmaya hazır saklanmış gibi yarı askeri bir araziye yerleştirilip polise ihbar edildiğini mi ima ediyor? Burada da sanırım İçişleri Bakanlığı’nın kucağına atılan bir top var.
Bence Başbuğ’un dünkü basın toplantısında, o kadar güncel önemi olmayan, ancak gerek siyaset-asker ilişkileri, gerekse ordunun son gelişmeler ardından geldiği çizgi açısından önem taşıyan bir bölüm var.
Ordu içinde darbe girişimleri sorulduğunda Başbuğ’un verdiği yanıt “Türk Silahlı Kuvvetleri olarak biz demokrasiye, demokratik rejime, hukuk devletine bağlıyız ve saygılıyız” oldu. Tabii ki öyle olacaktı, bunu tekrara neden gerek duyuyordu Başbuğ? Yanıtını aynı paragraftaki cümlede bulmak mümkün: “(Ordu) bünyesinde mevcut demokratik rejime aykırı faaliyette bulunan kimse bulunamaz, barınamaz. Dolayısıyla bu konulara ilişkin olarak şu anda TSK’nın kendi bünyesinde böyle bir sorun yoktur (..) araştırma inceleme ihtiyacı da yoktur.”
Vurguyu ‘barınamaz’ ve ‘şu anda’ ifadelerinin artarda kullanılmasına, yapınca ortaya başka bir tablo çıkıyor: Başbuğ sanki geçmişi daha fazla deşmek istemiyor. Ama bize adeta bir ayıklama, temizlik operasyonundan ve benzeri girişimlerin tekrarına izin vermek istemediğinden söz ediyor.
Gelişmeler Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinin yeniden yapılanmaya başladığına işaret ediyor. Bunun sancılarını çekiyoruz. O başlangıcın ne olabileceğini başka bir yazıda tartışalım, bugün yer kalmadı.