Basın özgür olsun ki, gerçekler ortaya çıksın

Adalet, hak ve özgürlükler herkese bir gün lazım olur. Gün gelir haksızlığa uğradığını düşünen herkesin sesini duyurmak için basın özgürlüğüne ihtiyacı olur.

Örneğin Akif Beki 19 Aralık akşamı CNN Türk canlı yayınına Tahşiye grubunun lideri Mehmet Doğan’ı çıkartma özgürlüğüne sahip olmasaydı iki önemli konuda gerçekler ortaya çıkmayacaktı.

Beki, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın iddiası üzerine gerçeği izleyiciye yansıtmak gayretiyle Tahşiye grubuna yönelik Gülenci komplonun ayrıntılarını soruyordu.

Malum, Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonunun 14 Aralık’ta basılması ardından, isim vermeden Nurcuların bu kendi halindeki kolunun Gülenciler tarafından nasıl El Kaide çizgisinde gösterilip iftira atıldığını, “iki gözü neredeyse görmeyen” 66 yaşındaki muhterem Doğan’ın da nasıl 17 yıl haksız yere hapis yatırıldığını söylemişti.

Gerçi Doğan’ın 17 yıl değil, 17 ay hapiste kaldığı anlaşılmıştı, bunu Erdoğan’ın dil sürçmesine vermek gerekiyor herhalde; çünkü haksız yere değil 17 ay, 17 dakika dahi özgürlükten mahrum bırakılmak zulüm sayılırdı.

***

Beki daha önce Başbakanlığı döneminde sözcülüğünü yapmış olmasına aldırmadan cesaretle sordu Erdoğan’ın iddiaları hakkında, Doğan da cesurca cevapladı.

Gerçi cevaplarken elindeki belgelerden okuyordu zaman zaman. Gözlükleri vardı ama, neyse ki pek öyle iki gözü görmez durumda değildi. Bu Beki sayesinde ortaya çıkan ilk gerçek oldu.

İkinci gerçek de yine Beki’nin sorularıyla açığa çıktı. Tahşiyeci Doğan, Türkiye’nin de terörist örgütler listesinde ilk sıralarda yer alan El Kaide örgütünün, yine teröristler listesinde yıllarca yer almış, 2011’de Amerikan komandoları tarafından öldürülmüş lideri Usame bin Ladin’i “seviyordu”.

Bu tabii ki Doğan’ı El Kaide üyesi yapmaz, terör eylemlerinden sorumlu kılmazdı ama “Bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim” diyordu; “Başka bir iman bilmiyorum. Yanlışı, günahı, katli varsa kendine aittir.”

***

İyi ki Beki’nin basın özgürlüğü var ve iyi ki bu gerçek ortaya çıktı.

O program yayınlanmadan bir kaç saat önce, Samanyolu TV Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, İstanbul 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanmıştı; üç eski polis şefiyle birlikte.

Suçlama ağırdı: Silahlı terör örgütü kurmak. Ayrıca Tahşiyecileri güya El Kaide ile irtibatlı gösterip AK Parti hükümetini de zan altında bırakacak şekilde sahte delil üretmiş, operasyon düzenlemiş, Müslümanları mağdur etmişlerdi.

Gerçi şu ana dek Samanyolu’nda 4 yıl önce yayınlanmış bir dizinin bir bölümü görünüyordu kanıt olarak, ama iddianamede çıkacaktı daha ağır kanıtlar mutlaka. O bölümde, bir İslami grubun El Kaide ile bağlantısı anlatılıyordu, bir süre sonra da, Gülen’le ters düşen Doğan ve diğer 122 izleyicisine operasyon çekilmişti.

Zaten bu karardan bir-iki saat sonra da ABD’de yaşayan Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı geldi mahkemeden.

***

Ama Karaca’yı tutuklayan mahkeme Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı bırakmıştı.

Dünkü Zaman’da nakledilene göre, Dumanlı hakim Bekir Altun’a “İki köşe yazısı ve bir haber... Hakkımda bütün iddia bu mudur? diye sormuş, “Evet” cevabı alınca da “Kimse dünyaya izah edemez” karşılığını vermiş, hakim tarafından “Somut delil olmadığından” bırakılmıştı.

Dumanlı’nın da, Karaca’nın da gazeteci kimlikleriyle haklarına, polis baskınına uğradıkları andan itibaren içeriden ve dışarıdan, sadece gazeteciler, basın örgütleri tarafından değil, Avrupa Konseyi gibi uluslararası örgütler tarafından da sahip çıkıldı.

İşin tuhaf yanı, kendi Cemaatleri dışında, Zamancıların basın özgürlüklerine sahip çıkanlar arasında yıllardır aynı safta durdukları muhafazakâr kesim değil, liberaller, demokratlar, sosyal demokratlar, sosyalistler ve hatta Oktay Ekşi gibi Kemalistler vardı.

Onların sorunu bir ilkeye sahip çıkmaktı, basın özgürlüğü ilkesine.

***

Dumanlı, gazetecilerin sudan sebeplerle, zorlama delillerle darbecilik gibi, ortada silah ve eylem olmaksızın “terör örgütü” gibi ağır suçlarla itham edilmesine haklı olarak kıyameti koparıyordu.

Bu gerçekten kabul edilir bir şey değildi, ama doğrusu ilk defa Dumanlı ve Karaca’nın başına gelmiyordu.

Dumanlı, bakın 7 Mart 2011’de Zaman gazetesindeki köşesinde o hafta içinde içeri alınan gazeteciler Soner Yalçın, Nedim Şener ve Ahmet Şık hakkında neler yazmıştı:

“Medyanın önemli bir bölümü kıyameti kopardı. Basın özgürlüğü kavramını bayraklaştırarak, gazetecilere baskı yapıldığını, Ergenekon soruşturmasında ölçünün kaçtığını, Türkiye’nin polis devleti olmaya doğru gittiğini vs. söyleyenler oldu.

“Darbeye stratejik destek veren medya olmasaydı bu ülkede asla darbe yapılamazdı. (..) Gazetelerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle soruşturma geçirmesine herkes karşı çıkmalı; lakin gazetecilik faaliyeti sayılmayacak eylemler söz konusuysa gazeteciliğin bir zırh haline dönüşmesine de müsaade edilmemeli.

“Bu ülkede her gazeteci, gazeteci değil. (..) Başbakan (o dönem Tayyip Erdoğan) doğru söylüyor: “Bırakın yargı işini yapsın.” (..) İnsanları kara propaganda sayesinde örgütlü suç kapsamına alarak mahkûm etmek gibi hedefler güdülüyor. (..) Bu suça ortak olmak gazetecilikse, yerin dibine girsin böyle gazetecilik anlayışı!”

***

Ahmet Şık örneğin, yayınlanmamış “İmamın Ordusu” kitabının müsveddesi üzerinden yargılandı, açığa çıkarmak için pek çok haber, yazı yazdığı Ergenekon örgütüne üyelik suçlamasıyla, hapis yattı.

Dumanlı o yazıyı yazmadan bir gün önce 6 Mart 2011’de Yalçın Küçük tutuklanmıştı. Tahşiyeci Doğan’dan daha yaşlı iken 71 yaşında hapse atılan sosyalist yazar Ergenekon terör örgütü suçlamasıyla yargılanıp 22 küsur yıla mahkum edildi. Beraber yargılanıp mahkum oldukları arasında merkez sağ ideolojiden ve kendisini “Amerikan yanlısı” olarak tanımlayan eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, organ naklinde dünyaca ünlü cerrah Mehmet Haberal, Kemalist gazeteci Mustafa Balbay ve eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ da vardı.

Onların durumlarını, savunma haklarını dile getiren az sayıda kişi de hem hükümet hem de o dönem hükümetten yana olan medya tarafından “darbeci” yaftası yemeyi göze almış sayılıyordu.

***

Şimdi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, Başbakan Ahmet Davutoğlu da diyorlar ki, bütün bu haksızlıkları yapanlar Gülencilerdir.

Oysa bu ülkeyi 2002’den bu yana Erdoğan ve AK Parti hükümetleri yönetiyor.

Gülencilerin, Erdoğan ve külyutmaz ekibini kandırıp, onların ruhu duymadan yargıyı, polisi, jandarmayı, eğitimi, maliyeyi ele geçirdiği ve hükümetin hiç bilgisi, duyumu olmaksızın bu komplolara kalkıştığı tezi bana inandırıcı gelmiyor.

Bugün Erdoğan’ın can düşmanı saydığı Gülen ise, daha bir buçuk iki yıl öncesine dek taraftarlarından, yapabiliyorlarsa ölülerini mezarlarından kaldırıp Erdoğan için oy atmasını talep etmiş kişidir.

Bugün çıkarlarının artık çatıştığı koşullarda patlayan 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları vesilesiyle ayrılan yollar, ne o yolların bir başka çıkar ortaklığında yeniden birleşmeyeceğine kanıttır, ne de ortaya saçılan iddiaları yok eder.

***

Ama adalet, hak ve özgürlükler herkese bir gün lazım olur. Gün gelir haksızlığa uğradığını düşünen herkesin sesini duyurmak için basın özgürlüğüne ihtiyacı olur.

İşte yazının başında konuştuk ya; iyi ki Beki’nin basın özgürlüğü var da bir iki gerçek sayesinde açığa çıktı.

Çünkü, “Matbuat hürriyetinden tevellüt edecek (doğacak) mahzurların izale vasıtası (sakıncaları giderecek araç), yine binefsihi (bizzat) matbuat hürriyetidir.”

Şimdi Osmanlıca mı, değil mi tartışmasına girmeyin lütfen, demek istediğine bakın; bu özlü söz Mustafa Kemal Atatürk’e ait, 1930’da Afet İnan’a söylemiş.