Baskı siyaseti bu değilse nedir?

Başbakan?ın esas hasmını medya olarak belirlemesi karşısında, AB ve ABD?nin AK Parti?yi kayırması sürecek mi?

Önceki gün, Maliye Bakanlığı müfettişlerinin Doğan Medya Grubuna biçtiği benzeri görülmemiş ceza haberi Başbakanlığa ulaşınca  nasıl bir sevinç rüzgârının estiği dün Ankara’da konuşuldu. Aslında önce AK Partili Nurettin Canikli’nin Meclis’teki basın toplantısı, o bitmeden Başbakan Erdoğan’ın Aksaray’da başlayan seçim konuşması söyleyecek fazla bir şey bırakmıyordu.
Gazetelerde hükümetin bu tasarrufunun arkasında siyasi baskı hesabı olabileceği yorumlarına dahi tahammül edemediğini sergileyen Canikli, işi Doğan Grubu gazetelerinin yazdığı her şeyin yalan olduğunu söylemeye kadar vardırdı.
Başbakan Erdoğan bir yandan konuyu basit bir vergi denetimine şimdiye kadar dokunulamaz olanların dokunulmasına feveranı olarak göstermeye çalışıyor, diğer yandan ‘Oh olsun’ sevincini saklamıyordu.
CHP lideri Deniz Baykal ise aynı sıralarda bunun apaçık bir medyayı sindirme ve yıldırma operasyonu olduğunu söylüyordu. Demokratik ülkelerde bu tür operasyonlar olamazdı.
Batı demokrasilerinin geldiği noktada hükümetin medya gruplarını yandaş sermayedarlar vasıtasıyla bu kadar kontrol altına almaya çalıştığı bazı ülkeler var. İtalya bunlardan biri. Ama kontrol altına alamadıkları üzerinde siyasi, mali baskı uygulamaya çalıştığı, halkı belli bir medya grubunu (örneğimizde Doğan Grubu) boykot etmeye çalıştığı, siyasi bir hasım gibi sürekli hedefine koyduğu bir örnek yok. Rusya var, ama orada da zaten Putin tipi demokrasi var; öyle inceliklerle uğraştıkları iddiasında değiller zaten.
Burada garip olan, ABD ve AB’nin tutumu. ABD ve AB yönetimlerinin gözünde Başbakan’ın medyayı bu şekilde baskılamasının acaba herhangi bir anlamı var mı? AK Parti aleyhinde kapatma davası açıldığı zaman Türkiye’deki demokrasinin işleyişinden haklı endişeye kapılan ABD ve AB yönetimleri, acaba Türkiye’deki medyanın tek sesli hale getirilmesi girişimlerini demokratik işleyiş acısından doğal ve gerekli mi buluyorlar? Böyle ise bu nasıl bir ikiyüzlülüktür?
Bu durumda ABD ve AB yönetimleri açısından AK Parti’nin demokrasi şampiyonluğunu Kıbrıs gibi, Ermenistan’la sınır kapısı gibi, Yunanistan’la Ege ihtilafı gibi, NATO-AB ilişkileri gibi, Irak ve İran gibi konulardaki kullanım değerine bağlı görenler mi haklı? Yoksa Türkiye’nin AB hedefinin, Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlüklerin düzeyini yükselteceğinie hukuk devletini sağlamlaştıracağına inananlar mı?
Türkiye basın özgürlüğü açısından ne yazık ki 2002-2005 dönemindeki kısa iyileşme dönemi ardından, giderek eskiyi aratacak bir gerilemeyle karşı karşıya. Bu tablo karşısında sessiz kalanlar da, ona yol açanlar kadar sorumluluk sahibi.

Basını hedef göstermenin acı sonuçları olabilir
Başbakan Erdoğan ve AK Parti yetkilileri, kendi kontrollerinde olmayan medya gruplarına yönelik bu yüklenmelerinin siyasi ve mali sonuçları dışında da sonuçları olabileceğini hiç düşünüyorlar mı?
Türkiye ne yazık ki gazetecilere yönelik saldırıların çokça yapıldığı, bunun acı sonuçlarının görüldüğü bir ülke oldu. Tan Matbaası baskınından Abdi İpekçi suikastine, Uğur Mumcu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, Hrant Dink’e dek iktidarların haz etmediği ve hedef haline getirilmiş insan ve kurumlar acımasız eylemlere maruz kaldı.
Başbakan etkili bir hatip. Söyledikleri kitlelerde yankı buluyor. Kendi kontrolünde olmayan basın-yayın kuruluşlarını, şirketlerini bu kadar hedef tahtasına koymanın ne gibi sonuçları olabileceğini kestiriyor mu acaba?
Bırakalım fırsat kollayan örgütlü çabaları bir yana, bu konuşmalardan heyecanlanan bir kişi gazete, televizyon binalarından birine bir taş atsa, Doğan grubunun gazete ve televizyonlarının yurt çapındaki muhabirlerinin kameramanlarının, canlı yayın ekiplerinin başına Allah göstermesin bir iç açılsa, bu sürekli hedef göstermenin bir payı olmadığını kim söyleyebilecek?
Erdoğan belki İtalyan medyasının çoğunu parasıyla susturan Silvio Berlusconi’ye, belki Rus medyasını korkuyla susturan Vladimir Putin’e imreniyor, belki oralardaki gibi yalnızca ‘liderin’ sesinin duyulmasını istiyor. Ama bu işin tadı giderek kaçıyor. Başbakan’ın etrafında artık onu yaptıklarının muhtemel sonuçları hakkında ikaz etme cesareti olan kimse kalmamış görünüyor. Çok yazık.