Bir Ankara var, Ankara'dan içeri

Kimse Türkiye'den Ortadoğu'daki bu kadar vahim gelişmeler karşısında seyirci kalmasını bekleyemez, zaten yanlış da olur. Ama seyirci kalmakla, içine dalmak, taraf tutmak arasında da dağlar kadar fark var.

Yok, sadece başkanlık tartışmaları konusunda demiyorum.

Hani MHP lideri Devlet Bahçeli'nin dün çıkıp başkanlık sistemini aslında sadece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın istediği, Başbakan Davutoğlu’nun da “gönülsüz bir şekilde” o amaca hizmet ettiği iddiasından söz etmiyorum.

Ya da HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda, özellikle de HDP’den “Getirin biz de oy verelim” çıkışının ardından AK Parti saflarında gözlenen demeç kargaşasından.

***

Dışişleri gibi ülkenin dış dünyaya karşı duruşunu etkileyen konularda da, sanki ülkeyi 13 yıldır AK Parti hükümetleri yönetmiyormuş gibi tam olarak aynı şeyi söylemeyen açıklamalar gelmeye başladı.

Hayır, tam olarak çelişkili demek doğru değil henüz, ama tam olarak aynı şeyi söylemiyor.

Örnek, Suudi Arabistan ve İran arasında patlayan kriz üzerine gelen açıklamalar…

***

İlk açıklama, krizin üzerinden geçen iki günlük sessizlik ardından ve soru üzerine Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş’tan geldi.

Kurtulmuş, hem Riyad, hem de Tahranı “teenni”ye davet etti, dikkatli ve sakin olmaya çağırdı.

Hem diplomatik temsilciliklere (Suudi Arabistan’ın İran’dakilere) yapılan saldırıları kınadı, hem de Türkiye’nin birkaç yıl önce kaldırdığını vurgulayarak idam cezalarını.

Suudi Arabistan’ın rejimi eleştirdiği için Şii din adamı Nemr Bekr en-Nemr dahil 47 kişiyi idam etmesi acı ama İran’ın sanki kendisi de bu işi yapmıyormuşçasına eleştirisi de acı. Aynısını yapan İran’ın iş kendisine dayanınca bunu eleştirmesi de acı.

***

Dün Dışişleri Bakanlığı’nın resmi açıklaması, adeta önceki geceden Birleşmiş Milletler’in sadece İran’ı diplomatik temsilciliklere saldırı nedeniyle kınamasının, idamlara değinmemesinin biraz farklı haliydi.

Öğle saatlerinde Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti Meclis grubuna hitabı sırasındaki açıklaması ise Dışişleri ile Kurtulmuş’un arasında bir yerdeydi ama bir de “Türkiye’nin katkıya hazır” olduğu eklenmiş halde…

İki-üç günlük bekleyiş ve Ankara’daki yüksek makamlar arasında yoğun bir trafiğin ardından ortaya çıkan manzara bu.

***

Aslında Kurtulmuş’un ayrıntılı olarak ortaya koyduğu tutum, eğer Ankara-içi güç dengeleriyle bozulmaz ise, makul ve mantıklı bir tutum.

Türkiye’nin Suudi Arabistan-İran arasındaki kriz görünümündeki bu Sünni-Şii ihtilafında taraf tutmaması Türkiye’nin çıkarları bakımından önem taşıyor.

Bu “Seyirci mi kalalım?” diye karşı çıkılmaması gereken bir tutum.

***

Kimse Türkiye’den Ortadoğu’daki bu kadar vahim gelişmeler karşısında seyirci kalmasını bekleyemez, zaten yanlış da olur.

Ama seyirci kalmakla, içine dalmak, taraf tutmak arasında da dağlar kadar fark var.

İslam’ın biri Sünni, diğeri Şii mezheplerinin temsilciliği iddiasındaki Suudi Arabistan ve İran gibi iki din devleti arasındaki ihtilafta, nüfusunun büyük kısmı Sünni, bir kısmı Alevi olan ve laik, demokratik, hukuk devleti temelinde bir anayasa ile yönetilen Türkiye’nin taraf tutması doğru olmaz.

***

Doğrusu, gelişmeleri dikkatle, yakından izlemek, gerekirse ve Türkiye’den doğrudan talep edilirse diplomatik yoldan kriz yönetimine yardımcı olmak, ama kesinlikle taraf olmamaktır.

Arap Baharı'nın başlangıcından bu yana Ortadoğu’daki iç kargaşalara gereğinden fazla ilgi göstermenin maliyetiyle halen uğraşıyor zaten Türkiye.

Hiç değilse bu defa taraf olmayarak Ankara’nın yaşananlardan ders çıkarma yeteneği sergilenebilir, tabii Ankara’nın da bu konularda tek ses halinde konuşması kaydıyla.