Bir büyüğe mi danışsak?

Seçime bir hafta kala MİT kamyonlarındaki silah görüntülerinden Ayasofya'nın cami olarak ibadete açılması vaadi söylentisine dek bütün taraflar her türlü kozu oynamaya hazırlanıyor.

Seçimlere şurada bir hafta kaldı ve herkes artık elinde ne koz varsa ortaya döküyor.

İşte 19 Ocak 2014’de Suriye sınırında durdurulan MİT kamyonları içindeki silah görüntüleri dün ortaya çıkıverdi.

Önce ilaç denmişti, ilaç sandıkları altında top mermileri çıktı. Bayırbucak Türkmenleri denmişti, şimdi IŞİD, El Nusra içindeki Türkmen gruplardan söz ediliyor; beş parmağın beşi de bir değil.

***

Diyeceksiniz ki, her ülkenin gizli servisi bunu yapabilir. Birincisi, kime verdiğiniz önemli, ikincisi de yakalanmamanız.

Önce yargı gibi, emniyet gibi MİT’e de kırmızı halıyla kabul edip baş tacı ettiklerinizi şimdi hain diye suçlamak durumunda kalmamış, kendinizi olsanız umurumda değil ama Türkiye’nin itibarını dünyada bu derece düşürmemiş olurdunuz.

Ama dedik ya bütün kozlar ortaya dökülüyor, bütün belden aşağı vuruşlar hazırlanıyor.

***

Alın işte Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Fetih Şöleni’ adı altında AK Parti’yi belki 45 üstüne çıkarabilirim umuduyla yaptığı 30 Mayıs mitingi öncesinde çıkan söylentiler.

Kimi diyor ki Ayasofya’yı cami olarak ibadete açacağını ilan edecek.

Kimi daha ileri gidiyor, Erdoğan’ın zaten Mercedes travmasını henüz atlatamamış Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i (Şeyhül İslam yerine mi koyuyor acaba?) yanına alıp Ayasofya’da namaza duracağından söz ediyor.

Dini inançlar Enver Paşa dönemi dahil, Kenan Evren dönemi dahil hiç bu kadar siyaset yolunda kullanılmamıştı.

***

Öte yandan, merak ediyorum doğrusu: Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılacağı ilanı, evet dindar Müslümanları heyecanlandırır, ama acaba oy tercihlerini değiştirir mi? Ne kadarının değiştirir?

Yani MHP’ye, Saadet’e oy vermeye karar vermiş kaç kişi, “İşte bunu bekliyordum, madem öyle mührü ampule basayım” der?

Ya da bu defa tereddüt yaşayan kaç kişi, “İyi oldu, bizim kasabadaki bütün cemaatçileri de içeri aldılar, komşular filan da gitti, ben AK Parti’den şaşmayayım” diye düşünür?

***

Yine de son kozlar oynanıyor.

Baksanıza, hükümet “Sen kimsin? Haddini bil TÜSİAD!” söyleminden iki hafta içinde TÜSİAD yönetimindeki patronların ayağına gidip muhalefete karşı durmaya çağırıyor.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Ali Kibar’ın Boğaz’daki yalısında 25 Mayıs günü katıldığı toplantıdan söz ediyorum.

***

AK Parti’nin iki konuda iş dünyasından yardım beklediği anlaşılıyor: 1- HDP’yi durdurmamıza yardımcı olun, 2- CHP ve diğerlerinin asgari ücret ve diğer ekonomik vaatlerine karşı çıkın.

Yani daha iki hafta öncesine kadar TÜSİAD’ın ekonomik duruma dair en temel söylemlerine “Siyasete karışıyorsun” diye feveran eden hükümet, şimdi TÜSİAD’çılardan siyasete karışmalarını istiyor; ama tabii bu mantığa göre muhalefete karşı iktidarın istediğini yapmak siyaset sayılmıyor, değil mi?

Peki, o toplantıya katılan iş adamları ne yaptı? Hangisi mesela CHP, MHP, HDP’nin asgari ücret, ya da diğer vaatlerine karşı Davutoğlu’nun beklediği yönde bir çıkış yaptı?

Gücü kontrolsüz kullanırsanız, kaybedeceğiniz önce itibar olur.

***

Çünkü herkes nefesini tutmuş 8 Haziran sabahını bekliyor.

İş dünyasının beklentisinin zayıflamış (yüzde 45’in daha iyisi 300 sandalyenin altında kalmış bir AK Parti iktidarı, HDP’nin içinde olduğu, muhalefeti güçlenmiş Meclis ve Erdoğan’ın süper başkanlığı elde edememesi olduğu anlaşılıyor.

Tarhan Erdem dün Radikal’de Erdoğan’ın kendisini halkın tercihine hazırlaması gerektiğini yazdı, olabildiğince kibar şekilde. Meslek büyüğümüzdür, tecrübeli bir araştırmacıdır, bir bildiği vardır, bir bilene kulak vermek, danışmak her zaman iyidir..

***

Bilene danışmak deyince, size mutlaka aktarmam lazım.

Geçenlerde Fethullah Gülen sempatizanı bir meslektaşla sohbet ediyorduk.

“Bizim mahalle yediği darbenin etkisinden hâlâ çıkamadı” dedi; “Sizin mahalle bu kadar yıldır üst üste darbe alıp duruyor. Siz nasıl başa çıkıyorsunuz bu kadar yenilgiyle?”

***

“Bizim mahallenin işi kolay dedim”, meraklandı. “Önce bir büyüğe danışılır, masada büyüğe yer verilir”.

Hemen atladı “Büyük kim?” diye. “Kim değil” dedim, mahallenin büyük dediği büyük rakıdır.

Gülmekten kırılıyordu; “Sonra?” dedi.

“Sonra” dedim “Büyüğe danışan mahalleli bütün suçu CHP’ye atar, rahatlar, sessizce evine döner.”

Bu defa ikimiz de güldük. Belki de bizim mahalle her işi büyüğe danışmayı, suçu da hep aynı yere atmayı bırakmalı, ne dersiniz?