Bir devrin sonu mu?

Obama'nın Mursi'nin devrilmesine karşı kayıtsızlığı, Amerika'nın 'ılımlı İslam' siyasetinin ömrünü tamamladığı anlamına mı geliyordu?

Kahire’den haberler 3 Temmuz akşama doğru hızlanmaya başladığında Bülent Ali Rıza ile birlikte Ankara’daki ABD Büyükelçilik Konutu’nun bahçesinde verilen Bağımsızlık Günü davetinde tam da bu konuları konuşuyorduk. Askerin Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye verdiği ültimatomun saati yaklaştıkça bahçedeki yüzlerce davetlinin sohbet konusu, Büyükelçi Francis Ricciardone’nin Türkiye’deki ifade ve gösteri özgürlüğüne değinen konuşması ve AB Bakanı Egemen Bağış’ın ona cevabından Mısır’a kaymaya başlamıştı. Bizler kabul resminden yakınlarda bir lokantaya geçtiğimizde askerin Mursi’yi devirdiği haberi gelmişti bile.
Vaşington merkezli Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) Türkiye Programı Yöneticisi Bülent Ali Rıza, otuz küsur yıldır bu konular üzerine derinlemesine çalışmış, deneyimli bir araştırmacıdır. O akşam tartışmaya başladığımız soru şuydu: ABD Başkanı Barack Obama’nın Mısır’ın serbest seçimle göreve gelmiş ilk cumhurbaşkanı Mursi’nin devrilmesine karşı kayıtsızlığı Amerika’nın ‘ılımlı İslam’ siyasetinin ömrünü tamamladığı anlamına mı geliyordu? Obama’nın 3 Temmuz akşamı yönetimini acil toplamasının ardından darbeye darbe dahi dememiş olması, bundan 34 yıl önce bir başka 3 Temmuz (1979) günü, bir başka Demokrat başkan, Jimmy Carter’ın imzaladığı gizli bir yönerge ile Afgan Mücahitlerine silah dahil yardıma girişmesiyle başlayan bir devrin sonu mu sayılmalıydı?
Ondan bir yıl önce Afganistan’daki Sovyet yanlısı darbeye karşı Gülbeddin Hikmetyar liderliğindeki Mücahitlerin başlattığı direniş, ABD’nin Pakistan gizli servisi ISI üzerinden silah, ajan ve eğitmen sevkıyatıyla gelişmiş, 1979’un son günü Sovyet ordusunun Afganistan’ı resmen işgaliyle de tırmanmıştı.
Yeşil Kuşak örtülü siyasetinden o zamanlar söz edilmeye başladı. Amerikalılar, Sovyetler’i güney sınırlarının içi ve dışındaki bölgelerde yerleşik Müslüman halkları yanına çekerek ‘kuşatmayı’, öylece yıpratarak çökertmeyi amaçlıyordu. Yani Mücahitler, Sovyetler’e karşı savaşmalarından ötürü, o zaman Batı’nın ‘iyi çocuklarıydı’. Sadece CIA değil, NATO’ya dahil ülkelerin, o arada Türkiye’nin gizli operasyonları da MİT üzerinden bölgeye yoğunlaştı.
Dünyanın dört köşesinden İslamcı militanlar cihat saydıkları bu savaşa katılmak üzere Afganistan’a gitti. Gidenler arasında, oradaki Arap savaşçı cemaatini kuracak olan Suudi Arabistanlı Usame bin Ladin ve Mısırlı Eymen el Zevahiri de bulunuyordu. Sovyetler’in 1992’de dağılmasıyla Afganistan savaşı bitmiş ama Mücahitlerin bünyesinden çıkan Taliban ve El Kaide gibi örgütler, yıllardır Batı’dan aldıkları silah ve eğitimi, şimdi yeni bir cihat için onlara karşı çevirmişlerdi.
Lafı uzatmayalım, bir zamanların iyi çocuklarının kötü çocuklara dönüşümü 11 Eylül 2001 saldırılarıyla tamamlandı. ‘Ilımlı İslam’ sözü o zamanlar yaygınlaşır oldu. İran’daki Şiiler gibi devrim ihraç etmeye çalışmayan, El Kaideciler gibi silaha sarılmayan, Batı’nın serbest siyaset, serbest ekonomi değerlerine saygılı Sünni Müslümanlar da vardı ve bunlar ‘radikal’ İslamcıların panzehri niyetine Müslüman coğrafyada Batı tipi demokrasinin muhafazakâr misyonerleri olabilirlerdi.
Türkiye’de 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) aslında bu ‘Ilımlı İslam’ klişesine tam uyan bir hareket hiç olmadı. Ülke yıllar önce laikliği benimseyip din ve devleti yasayla ayırmış, onlarca yıldır (askeri darbelerle düşüp kalksa da) çokpartili sistemi ve serbest ekonomik modeli benimsemişti. Geleneksel İslamcı hareketin içinden AB’nin siyasi ve ekonomik normlarını benimsediğini söyleyerek hızla öne çıkan ve derin bir ekonomik kriz sonrasında iktidara gelen muhafazakâr ve daha önemlisi milli nitelikteki bu hareket, ılımlı İslam modeliyle kastedilenin ötesinde bir tanıma sahipti.
Mısır’da 1920’lerin sonunda kurulup bütün İslam dünyasına yayılmış İhvan-ı Müslimin, Müslüman Kardeşler hareketinin, 1990’lardan itibaren sertlik yöntemlerini reddedip Tayyip Erdoğan’ın AK Partisi’nin Türkiye’deki başarısından cesaret alan bir grup, Arap Baharı ile birlikte Arap siyasetinin merkezine el koydu. Din ve devleti birbirinden henüz ayırmamış Tunus ve Mısır’da İhvan kökenli siyasetçiler demokratik seçimle işbaşına geldi.
Ama 3 Temmuz itibariyle başka bir noktaya geldik: Ilımlı İslam siyasetinin sonunun mu geldiği sorusu bu nedenle anlamlıdır.