Bir Suud aklıyla İran karşıtı cepheye katılmamız kaldı

İran'ın Şii ve diğer gayrı-Sünni Müslümanlar üzerindeki etkisini bilen Suudiler, oluşturmak istedikleri bu cepheye Mısır'ı ve Türkiye'yi çekmek istiyorlar.

Cemal Safi şiirinde “Her şeyim tamam da bir sendin noksan” diyor ya, tıpkı öyle.

Hükümetin yüzünü Avrupa’dan Ortadoğu’ya dönmeye başlamasından bu yana içine düştüğümüz sorunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de Türkiye Orta Doğu’da daha koyu bir batağın içine çekilmek isteniyor.

Bir süredir, eski Kral vefat edip yerine Kral Salman geçtiğinden bu yana Suudi kaynaklı, Amerikan destekli bir fikir tedavüle sokulmak isteniyor: İran’ın yayılması karşısında Sünnilerden oluşan bir cephe oluşturma fikri.

***

Nedeni ortada. Arap Baharından en çok faydalanan İran oldu (ikinci sırada Kürtler var, ama o bu yazının asıl konusu değil.)
Bundan beş yıl kadar önce etkileri daha çok Suriye ve Lübnan ile sınırlıyken bugün Irak ve en son Yemen de İran etkisine girdi.
Kendi Şii nüfusuna, Sünni nüfusuna baktığı kadar bile iyi bakmayan Suud Hanedanı bir kuşatılmışlık duygusuna kapılmış görünüyor.

O duyguyu, İran’a karşı bir Sünni cephe oluşturma fikriyle aşmayı düşünüyorlar; İsrail’i ziyadesiyle mutlu edecek bu fikre ABD’nin sıcak bakması altındaysa, İran ile nükleer görüşmelerde bir baskı unsuruna daha kavuşacak olması yatıyor.

***

İran’ın Şii ve diğer gayrı-Sünni Müslümanlar üzerindeki etkisini bilen Suudiler, oluşturmak istedikleri bu cepheye Mısır’ı ve Türkiye’yi çekmek istiyorlar.

Yanlış duymadınız, Avrupa Konseyi kurucusu, NATO üyesi, Avrupa Birliği üye adayı Türkiye’den bugün nüfusunun Sünni olması dolayımıyla medet umulmaktadır.

Bunu resmen açıklamıyorlar ama Kral Salman’ın 2 Mart’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Riyad’da kabulünden bir gün önce Mısır Devlet Başkanı Abdul Fettah el-Sisi’yi ağırlaması altında böyle bir nabız yoklama çabası vardı.

***

Erdoğan dönüş yolunda beraberindeki gazetecilere Kralın “Mısır’la barışmasını istediğini” açıkladı. Çok arzu etmiş ama “ısrar etmemişti”.

Erdoğan Mısır halkına karşı değildi, ama Müslüman Kardeşler desteğiyle seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi, hem de Suud desteğiyle devirip iş başına geçen Sisi ile barışmak ayrı konuydu.

Erdoğan’ın Ortadoğu’daki en meşru güçlerden gördüğü Müslüman Kardeşler ise, yalnızca Mısır değil, Suudi Arabistan ve başka bazı Körfez ülkeleri tarafından “terörist” sayılıyordu.

***

Anlayacağınız Erdoğan ve Sisi arasındaki mevcut uçurum nedeniyle Türk ve Mısır hükümetlerinin sadece Suudi Arabistan değil, başka kimse tarafından da bir araya getirilmesi, en azından şu anda mümkün görünmüyor.

Ama mümkün olsa bile, yani Türk ve Mısır yönetimleri bir sihirli değnekle barıştırılsalar bile, Türkiye’nin bu anti-İran, ya da anti-Şii cephe oluşturma fikrinden uzak durması gerekiyor.

Bu Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle çıkarlarına ters bir durum çünkü…

***

Çünkü birincisi böylesi bir cepheleşme, üstelik bu coğrafyanın tam ortasında El Kaide ve Irak ve Şam İslam devleti (IŞİD) gibi iki bela duruyorken, mezhep savaşları gerilimini daha da tırmandıracaktır.

Bölgede artan mezhebi gerilimden ne Türkiye, ne bir başka ülkenin ve halklarının çıkarı olamaz; daha çok vahşet ve ölüm demektir.

AK Parti hükümetinin izlediği Suriye politikasının Türkiye’nin başına açtığı dertler ortadayken, daha büyük bir cepheleşmenin, zıtlaşmanın parçası olmaya hiç gerek yok.

***

Çünkü ikincisi başka bir ülkeden değil İran’dan söz ediyoruz. Türkiye ve İran bin yıla yakındır bu coğrafyada birlikte yaşamaktadırlar.

Aralarındaki sınır 1639’dan bu yana değişmemiş dünyanın en eski kara sınırıdır. Bölgenin Arap-olmayan iki Müslüman kültürü olarak bin yıla yakın bir süredir birbirlerinin rekabetine muhtaç, eşi az görülen bir komşuluk ilişkileri vardır.

Birbiriyle savaşmaktan, zıtlaşmaktan kaçınma temelindeki bu ilişki o kadar hassas ve değerlidir ki, 1980-88 yılları arasındaki savaşta Tahran ve Bağdat’ın birbirine karşı çıkarlarını korumak için Türkiye’ye güvenilmiştir.

***

Ve üçüncüsü Suudi aklıyla İran-karşıtı bir cepheleşmenin parçası olmak Türkiye’nin devlet politikasının en temel ilkesi sayılan “Yurtta sulh, cihanda sulh” çizgisine aykırıdır.

Türkiye ki, daha Mustafa Kemal Atatürk zamanında, sadece bölgesel barış değil, iç barış amacıyla da İran ve Irak’la (Afganistan’ın da katılımıyla 1937 Sadabat Paktı’nı (Balkan Antlaşmasından 3 yıl sonra) imzalamıştır.

Ülkelerin birbirlerinin rejim ve kurumlarına karşı iş yapmayacağı taahhüdünü de içeren maddelere sahip o anlaşma İran’ın 1979’daki İslam Devrimini “ihraç” siyasetine dek varlığını sürdürebilmiştir.

***

Özetle Ortadoğu’da, üstelik El Kaide ve IŞİD tehdidi orta yerdeyken İran ve Şii etkisinin yayılmasına karşı bir cephe oluşturulması fikri, Türkiye içine çekilmek istemese bile yanlıştır.

Türkiye’nin böylesi bir cepheye katılması fikri ise iki kere yanlıştır.