Biterken de Radikal

Devam ediyoruz yani, ben ediyorum en azından. Siz de okumaya devam edin olur mu? Göreceğimiz daha güzel günler var önümüzde. O inancı yitirmemek gerek.

Yazdığım en zor yazılardan birisi bu.

1 Şubat 2001’den bu yana yazdığım gazetemin kâğıt üzerine basılıp, bayilere dağıtılan, oradan alıp okuduğunuz son baskısı bu.

Koleksiyon değeri var. Gelecek bir tarihteki bir müzayedeyi açacak bir münadi mesela diyecek ki, “Türkiye’de baskısına son verip dijital ortamda yayınına devam eden ilk gazetenin son nüshası”.

Dün gibi aklımda nasıl başladığım. Sabah gazetesinden gayet ihtilaflı bir şekilde ayrıldıktan sonra önümde birkaç seçenek vardı. Bunların arasında ikisi öne çıkıyordu.

Fatih Çekirge o dönem Uzan Grubu'nun çıkardığı Star gazetesinin başındaydı. Arkadaşımdı. Gayet cazip koşullarla Ankara Temsilciliği teklif ediyordu.

Öne çıkan ikinci seçenek Radikal'di.

Aslında Radikal’e daha başında, 1996’da katılma şansım da vardı. İsmet Berkan, -o da arkadaşım- o yaz başında, öyle hatırlıyorum konuyu açmıştı. Nişantaşı Reasürans pasajında Touchdown’da oturuyorduk. Mehmet Yılmaz’ın projesinden söz etti; Aydın Doğan yeşil ışık yakmıştı, sola daha yakın, özgürlükçü çizgide ama her görüşten entelektüellere açık bir gazete projesiydi bu. (Önceki akşam konuşurken Arzuhan Doğan Yalçındağ, “Radikal ismini koyduğumuz toplantı bugün gibi aklımda” dedi; “Tarhan Erdem filan hep beraber”.) Mehmet yayın yönetmeni olacaktı, İsmet de Ankara Temsilcisi. “Ama ben fazla kalmayacağım Ankara’da” demişti İsmet: “Sen gelirsen daha çabuk dönerim, işime gelir.”

Ama benim o sıra gönlüm televizyondan yanaydı hâlâ. Aslında rahmetli Ufuk Güldemir ile konuşuyorduk ama Nuri Çolakoğlu’nun bir telefonuyla benim planlar değişmişti.

Çolakoğlu ile Kanal-D günlerinde birkaç defa yaptığımız şakayla karışık bir konuşma vardı: Günün birinde kendi evimizde de açıp gönül rahatlığıyla izleyeceğimiz bir televizyon yapmak. Çünkü ana akım kanallar müthiş ‘reyting’ baskısı altındaydı ve utanarak itiraf ediyorum ki, daha sonra Türkiye’de televizyonculuğun başına bela olan pek çok ‘numarayı’ Aydın Özdalga yönetiminde, Cem Aydın ve Celal Pir ile birlikte icat edip uygulayan, bazıları hâlâ yakalanamayan reyting rekorlarını kıran ekibin içindeydim. Bu projelerden birisinin o zamana kadar ‘Atina’dan bildiren’ bilgili ve sakin bir diplomasi muhabirinden ‘Azz sonnraa’ diyen bir reyting canavarına dönüşen Reha Muhtar olduğunu söylemem sanırım yeterli olacaktır. O sayede (Reha kısa sürede bizlerin toplam maaşından fazla bir ücretle Show’a gitse de) Kanal-D gece haberleri üstünlüğünü ele geçirip yıllarca bırakmamıştı.

Neyse Çolakoğlu, “Sermaye buldum, gel görüşelim” deyince soluğu İstanbul’da aldım.

Proje, Türkiye’nin ilk 24 saat yayın yapacak haber televizyonuydu. İlk görüşte aşk gibi bir şeydi benim için. “Sermaye kimden” diye sordum. “Cavit Çağlar” dedi ve benim daha ileri bir şey sormama meydan vermeden “Merak etme, konuştuk, hiçbir şeye karışmayacak” dedi. Ve Cavit Bey, sonra yaşadığı binbir sıkıntıya rağmen, bir gün olsun karışmadı NTV yayınlarına; rahmetli Ayhan Şahenk’e devrettiği güne dek sözünde durdu.

Dolayısıyla ben Radikal’e ilk başta katılamadım, onun yerine Türkiye’nin ilk haber televizyonunu kuran ekibin içinde yer aldım, onun Ankara Bürosu’nu kurdum; müthiş işler yaptık, sonra bir ara onu da anlatırım.

Kısmet 2001 yılınaymış. İsmet zaten bir süredir Mehmet Yılmaz’ın Milliyet’in başına geçmesiyle Radikal’in başına geçmişti, Ankara Büro'nun başına atama yapılmamış, boş tutuluyordu.

Radikal açıkçası kafama Star’dan daha uygundu ve aynı derecede önemliydi benim için, Doğan Grubu’nun ağırlığı başkaydı; dışarıdan bakınca, içeriden olduğundan daha büyük görünüyordu.

Çok yıllar sonra Aydın Bey bize diyecekti ki; “Çocuklar bendeki yazarların hepsinin bir sahnesi var, kabul ama siz de kabul edin ki bu benimki de büyük bir sahne”. Aynen öyleydi.

Bu süreçte bazı arkadaşlarımdan görüş aldım. Sedat Ergin hep yanımda ve teşvik edici oldu; Feridun Sinirlioğlu ve Aydın Sezgin de öyle.

Bütün bu nedenlerle (yıllar geçti, onu da itiraf edeyim) Fatih’in neredeyse diğerinin üç katına varan teklifini değil, İsmet’in teklifini kabul ettim. Ve ben de Radikalci oldum. Çok da iyi yapmışım. O zaman 8 yaşına girmek üzere olan sevgili kızım Nisan şimdi 21 yaşında canavar gibi bir tarih öğrencisi. Onunla gurur duyuyoruz ve onu Radikal’le beraber büyütürken, belki ileride işine yarayacak binlerce sayfalık canlı tarih müsvettelerini, yani Radikal yazılarımı ona bırakıyor olmaktan çok memnunum.

* * *

Radikal’de müthis işler yaptık.

Mesela 2001’de merhum Bülent Ecevit hükümetini devirmeye yönelik bir komployu deşifre ettiğimiz bir 31 Ekim manşetimiz vardı İsmet’le birlikte altından kalktığımız. Gazeteciliğe 1981’de askeri rejim altında Arayış dergisinde başladığım Ecevit benimle üç-dört ay konuşmadı ama sonra hakkımda söylenti yayanların değil, benim haklı olup düzgün durduğumu teslim etti. Bazı ayrıntıları hâlâ bendedir o konunun haber kaynaklarıma verdiğim sözden dolayı. Hâlâ o konuda çok suçlandığım olur ama aldırmam, doğrusunun ne olduğunu vicdanım bana söyler.

Üçlü koalisyon döneminde Bayındırlık Bakanı Koray Aydın ile telefon konuşmamızı manşete çekmemiz, Koray Bey’in bakanlığına mal oldu. Ama bugün görüşüyoruz hâlâ; sanki ilişkiler bugünkünden daha uygardı.

Daha yeni Ankara Haber Müdürlüğüne getirdiğimiz Deniz Zeyrek’in (şimdi Hürriyet Ankara Temsilcisi) elinde Milli Güvenlik Konseyi (MGK) gizli yönetmeliğiyle büroya daldığı günü hatırlıyorum; MGK’nın siyaset, hatta devlet üstü yapısının değişmesinde o yayınımız kilit önemdeydi.

Geçenlerde Deniz ile konuşuyorduk. “O belgeyi sana ‘G’ verdi değil mi?” diye sordum. "Hayır" diye güldü. Meğer bir süredir peşinde olduğumuz o belgeyi, durum müsait olursa ‘G’ üzerinden ulaştırabileceklerini söyleyen kişi vermiş, Deniz de ismini vermedi hâlâ, merak etmesin bunu okuyunca, daha buradayız, bir yere gitmiyoruz.

Ankara hiç göründüğü gibi değildir, en derin devlet yapıları içinde en açık fikirli demokrat özgürlükçüler, en özgürlükçü yapılar içinde en katı devletçileri bulursunuz, arıyorsanız eğer.

Kötü çuvalladığımız zamanlar da oldu, çok üzüldük. Mesela aramızdaki bir iletişim sorunu nedeniyle ilk haber alanlardan olduğumuz halde, Ecevit’in vefatını ertesi günkü gazetede veremedik; içimizde hâlâ yaradır.

Ama müthiş işler de yaptık, müthiş işlerin sonuçlarını gördük ve işte o zaman çok keyiflendik. Mesela 'olağanüstü hal’in kaldırıldığı gün, daha doğrusu akşamında benim odada İsmet Demirdöğen, Deniz, sanırım Yurdagül Şimşek, Adnan Keskin var mıydı, tam hatırlayamadım ama birkaç arkadaş, viski açtık, çikolata, fındık filan aldık, demokrasi için kadeh kaldırdık.

İstanbul’da yazı işleriyle zaman zaman birbirimize girsek de kardeşçe ve dayanışma duygusuyla çalıştık. Yeşim Denizel, Erdal Güven, Ali Topuz, Ertuğrul Mavioğlu, sonra Muhittin Danış, Sefer Levent, Gökçe Aytulu, Bülent Mumay, Cem Erciyes kahrımı çekenlerden, istemeden kırdıysam affetsinler. Güzel günlerdi.

Ve Ajda Pekkan’ın şarkısında olduğu gibi, “Her güzel şey bir gün biter”.

Radikal’in farkı neydi derseniz, sanırım insanı merkeze koyan özgürlükçü bakıştı.

O bakış ancak fikir özgürlüğünün serbestçe dile getirilebildiği, siyasi rekabetin güçlü olduğu ortamlarda yaşayabiliyor.

* * *
Bugün, kâğıda basılı Radikal’in bu son sayısında, Türkiye’de teknolojiye ve dünyaya en açık gruplardan olan Radikal okurlarının zaten birkaç yıldır haberleri, yorumları kâğıttan okumayı bırakıp internete daldığını söylememiz gerek. Bu, bir gerçek. Kâğıttan çıkma kararı üzerine tepki veren okurlara, Beyoğlu Emek Sineması sahibinin protestoculara “Yıllardır boş salona film oynatıyoruz, o zaman neredeydiniz” mealindeki sitemini hatırlatıyorum. Yıllardır bir elli kuruş verip gazete almaz olmuşlardı çoğu ama çağ böyle.

Yine de madem içimizi döküyoruz, Radikal için bence önemli bir dönüm noktasını kayda almam gerektiğine inanıyorum.

Radikal’de her görüşten insan yazıyordu. Murat Belge’den Namık Kemal Zeybek’e, Perihan Mağden’den Mine Kırıkkanat’a, Altan Öymen’den Avni Özgürel’e, Türker Alkan’dan Mehmet Ali Kışlalı’ya (Piyale Madra’nın ‘Ademler ve Havvalar’, Ramize Erer’in ‘Kötü Kız’ çizgi bantlarına varana) kadar... Radikal okuru bu çeşitliliği entelektüel tartışma zenginliği olarak benimsemişti.

Ama nedense Hasan Celal Güzel’e büyük bir tepki oldu. Üslubundan mı, siyasi çizgisini yazılarına fazlaca yansıtmasından mı bilemedik. Hasan Celal Bey lütfen alınmasın, kendisine sanırım sezdirilmedi ama Radikal’in satışı onun yazılarına başladığı hafta içinde neredeyse üçte bir düştü; okurlarımızın üçte biri bizi terk etti ve bir daha geri gelmediler.

Radikal ters köşeye çakan, çakabilen bir gazeteydi; farkı buydu.

Bugün Türk basınında farklılıkların azaldığı zor günlerden geçerken, son dört yıldır Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenmiş olan Eyüp Can Sağlık zor kararı verdi; zor ve zorunlu kararı...

Radikal bugünden itibaren artık basılmayacak ama yayın hayatına devam edecek. Bu da bir fark. Türkiye’de ilk defa olacak.

Radikal aslında biterken de Radikal, çünkü küllerinden yeniden doğuyor ve ağırlığını artık internet yayıncılığına, dijital yayıncılığa veriyor. Böyle bir dönem ve o dönemin koşullarına göre kendimizi yenilemeniz gerekiyor. Charles Darwin’in dediği gibi, değişime teslim olan da değişimi reddedip bildiğini okuyan da tutunamıyor ama değişime ayak direyerek ayak uyduran, ayakta kalabiliyor.

Pek kimsenin pek anlam veremediği simgemizi, o nadir beyaz kartalı küllerinden doğan zümrüdüanka kuşuyla mı değiştirsek ne?

Devam ediyoruz yani, ben ediyorum en azından. Siz de okumaya devam edin olur mu? Göreceğimiz daha güzel günler var önümüzde. O inancı yitirmemek gerek.