Bonaparte seçimle gelip darbeyle değiştirmişti

Seçim yoluyla cumhurbaşkanı seçilip, iş başındayken darbe niteliğinde oldu bittilerle kendisini imparator ilan ettiren bir örnek var modern siyaset tarihinde.

Başbakan Ahmet Davutoğlu ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 13 Ağustos’ta AK Parti-CHP koalisyonu olmayacağını ilan etmesinden bir gün sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yorgunluk atmak için bir kaç gün tatile çıktı.

Ya da memleketi Rize’ye gitti diye biz öyle sandık.

Oysa aynı gün içinde öyle bir açıklama yaptı ki yanıldığımızı anladık; Erdoğan yeni seçim kararı daha Meclis’ten çıkmadan, ya da kendisi ilan etmemişken seçim kampanyasını başlatmıştı.

***

"İster kabul edilsin ister edilmesin Türkiye'nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir” diyordu Cumhurbaşkanı kendisinin ilk defa halkın oyuyla seçilmiş cumhurbaşkanı olduğunu hatırlatarak.

Ağustos 2014’te yüzde 52 ile seçilmeden önce buna “yönetim değişikliği”, “rejim değişikliği” diyenleri haklı çıkararak, “Şimdi yapılması gereken” diyordu, “Bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir.”

Erdoğan, 7 Haziran seçimlerini de benzer şekilde “Yeni Meclis, yeni hükümet” rayından çıkarmış, arzu ettiği başkanlık sistemi rayına oturtmaya çalışmıştı.

***

Ama 2012’de başlattığı PKK ile siyasi çözüm odaklı diyalog, ya da kendi deyimiyle Kürt “barış sürecinin” bu yolculuğa bir faydası olmayacağı HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözleri evdeki hesabın çarşıya uymayacağının işareti olmuştu.

AK Parti bırakalım Anayasa değiştirme çoğunluğunu bulmayı, hükümeti kurma çoğunluğunu yitirdi.

Yok, o kadar kolay değildi; Erdoğan “İş başa düştü” deyip kolları sıvadı.

***

Önce Deniz Baykal ile görüşme hamlesiyle dikkatleri yeni hükümet kuruluşundan, aslında bir formalite sayılabilecek olan Meclis Başkanı seçimlerine yönlendirdi.

Sonra, 10 Haziran’da istifa etmiş olan Davutoğlu’na görevi Meclis Başkanı seçimi de değil, Başkanlık Divanı oluşumundan sonra vereceğini açıkladı. Bu ikinci hamlesiydi.

Bu iki hamleyle hem kendisine ve AK Parti’ye 7 Haziran yaralarını sarabileceği kıymetli zaman kazandırdı, hem de muhalefet partilerinin, özellikle de CHP ve MHP’nin birbirine düşmesini Beştepe Sarayı’ndan memnuniyetle izledi.

***

IŞİD ve PKK’nın saldırıları, ABD ile İncirlik anlaşması, askeri operasyonlar dikkatleri zaten yeni hükümet kuruluşundan yeniden 1990’lardaki gibi can derdine çevirmişti.

Özel elçiler iş dünyasında telkinlere başladı: AK Parti-CHP koalisyon istemekten vazgeçilmeli, “kamu düzeni” vurgusu yapılmalı, ama bu yapılırken 1990’ların hatırlatılmasından kaçınılmalıydı.

O zamana dek “Davutoğlu’nun samimiyetine inanıyorum” diyen Kılıçdaroğlu’nun 13 Ağustos’taki sözlerinden anlaşıldı ki, zaten bir ay süren toplam 35 saatlik görüşmelerde zaten CHP’ye hiç koalisyon teklifi yapılmamıştı.

***

Koalisyon suya düşüp, Davutoğlu “Tek seçenek erken seçim” deyince Erdoğan belki bir “Oh” çektikten sonra soluğu Rize’de aldı ve işte o “yönetim sistemi değişikliği” açıklamasını yaptı; artık halka düşen bu yeni rejime uygun bir Anayasayı Reisicumhur’a hediye etmekti.

Ülkenin cumhurbaşkanı, Meclis’ten ve halkoyundan geçmemiş bir değişikliği ilan ediyor, işin kitabına uydurulmasını istiyordu.

CHP lideri Kılıçdaroğlu “Açıkça darbe yaptım diyor” diyerek açıklamayı kınadı.

Bugün Başbakan Davutoğlu ile görüşecek olan MHP lideri Devlet Bahçeli “Darbe oldu da haberimiz mi olmadı?” diye çıkıştı.

***

Erdoğan ve AK Parti cephesinde cevap hazırdı: Seçim yoluyla darbe mi olurdu? Buna cehalet denmez de ne denirdi?

Aslında seçim yoluyla cumhurbaşkanı seçilip, iş başındayken darbe niteliğinde oldu bittilerle kendisini imparator ilan ettiren bir örnek var modern siyaset tarihinde.

Bu örnek, Louis Bonaparte, Napoleon Bonaparte değil, onun yeğeni, kendisini imparator ilan etmesinden sonraki adıyla Üçüncü Napoleon.

***

Avrupa’nın devrimlerle sarsıldığı 1848 yılında, görünüşte halktan, haktan, adaletten, asayişten yana bir söylemle, Napolyon Bonaparte zamanında Fransa’nın üç kıtada at koşturduğu eski güzel günlerinden bahisle yeni kurulmuş “Bonapartist” partinin cumhurbaşkanı seçildi.

Louis Bonaparte, kısa sürede yönetim ve ordunun kilit noktalarına kendisine yakın isimleri yerleştirdi.

Anayasa dört yılın sonunda yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesini öngörüyordu. Meclis’te Anayasayı değiştirecek çoğunluğu bulamayınca Meclis’i dağıttı. Başkentte sokak çatışmalarının başladığı koşullarda yapılan üstüste iki halkoylamasıyla yeni bir Anayasa’yı ve ardından imparatorluğa dönüşü kabul ettirdi. Buna sadece Cumhuriyetçiler itiraz ediyordu ama güçleri engellemeye yetmiyordu.

***

Bonaparte ülkesini Prusya ile yenilgiyle sonuçlanan bir savaşa, kendisini de can düşmanı saydığı, amcası Napolyon’un çöküşü olan Waterloo savaşını kazanan İngiltere’de sürgüne sürükledi.

Bonapartizm, yönetenlerin Meclis’te çoğunluğa sahip olmadığı, ama yönetilenlerin de iktidarı değiştirmek için yeterince güçlenmediği koşullarda, yönetimin bürokrat ve askerler üzerindeki kontrole dayanarak sürdürülmesini anlatır.

Bonapartist yönetim, 19’uncu Yüzyıl Fransası’nda Louis Bonaparte’ın seçimle işbaşına gelip yönetim şeklini darbe ile değiştirip yönetimde kalmasıyla münkün oldu.

***

Biz 21’inci yüzyıl Türkiye’sindeyiz oysa. Zaman ve mekan farklı, Erdoğan’ın çizgisini Bonapart çizgisiyle tamamen aynı saymak belki mümkün değil. Yine de böyle bir örnek var tarihte.

Tabii Erdoğan’ın o cümlenin devamında söyledikleri var bir de; bence ondan ayrı düşünmek, lafı cımbızlamak olur.

Cumhurbaşkanı, şimdi yapılması gerekenin “Bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile kesinleştirilmesi” olduğunu talep ettikten sonra şöyle devam etmiş: “Hem buna engel olup hem de 'Cumhurbaşkanı her şeye karışıyor' demek, yağmur altında yürürken ıslanmaktan şikayet etmekten farksızdır."

***

Peki kim bu hem yeni Anayasa’ya engel olup, hem de “Cumhurbaşkanı her şeye karışıyor” diye şikayet edenler.

Başbakan Ahmet Davutoğlu mu? Pek sanmam; evet, 10 Haziran’da 7 Haziran sonuçlarına göre başkanlık tartışması bitmiştir” dedi ama, şimdi Cumhurbaşkanı ile arasında fikir ayrılığı olduğunu kesin dille yalanlıyor.

HDP’yi saymıyoruz, Erdoğan zaten artık HDP’yi “bölücü terör örgütünün siyasi uzantısı” olarak niteliyor, 1990’ları anımsatan bir lisanla.

***

Geriye CHP ve MHP kalıyor olsa gerek. Yoksa Cumhurbaşkanı baştan itibaren başkanlık sistemi getirmesine karşı olan bu iki partiden şimdi Anayasa değiştirmek için destek mi istiyor?

Yoksa HDP’nin yüzde 10 barajını geçmesine engel olan bir plan var da Davutoğlu’ndan bu planı uygulamasını mı istiyor üstü kapalı olarak?

Tabii bütün bunların, Davutoğlu’nun hiç alakası olmadığını söylemesine karşın bir AK Parti kongresi öncesi yaşandığını hatırlatmamız lazım.

***

Kongre deyince, AK Parti 14 Ağustos’ta 14’üncü yaşgününü kutladı.

Partinin üç temel kurucusundan birisi olan Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davet edilmemiş olması yorumlara yol açtı, Gül her zamanki örtülü üslubuyla AK Parti’nin bir “Erdemliler hareketi” olarak başladığını söyledi Twitter mesajında.

Sahi, Gül “Bu AK Parti ile benim Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç ile biraraya gelip kurduğum hâlâ aynı parti mi?” diye düşünüyor mudur bu günlerde sizce?