Bu yalanlar ve yanlışlar ne kadar sürdürülebilir?

Önceki gün Hrant Dink öldürülmeden birkaç saat önce, sanırım saat 13.00'e geliyordu, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'le CNN Türk'teki programımızı bitirmiş...

Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa:
Yıkılacak. Çürümüştür.
Ataol Behramoğlu

Önceki gün Hrant Dink öldürülmeden birkaç saat önce, sanırım saat 13.00'e geliyordu, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş'le CNN Türk'teki programımızı bitirmiş, Fikret Bila ile birlikte yolcu ediyorduk. Fikret daha Baki Şehirlioğlu'nun odasındayken takılmaya başladı: "Dışarıda savcı,
polis filan bekliyor olmasın?"
Demek istediği Öneş'in 40 yıl aktif istihbaratçılık görevi ardından Kürt sorununa uzlaşmacı ve yenilikçi bir açılım getirmeye başlaması ve bunun da birilerini rahatsız edebileceği idi.
Binadan Atatürk Bulvarı'na çıkarken Fikret, Cevat beye bu kez takılma tonu olmadan, "Aman dikkatli olun, birileri bir şey yapmaya kalkmasın" dedi.
Cevat bey, "Bir şey olmaz" dedi; "Geçti o günler. Artık Türkiye'de öyle şeyler olmaz". Sonra, gideceği yere bırakma teklifimize karşın bir taksiye atlayıp gitti.
İki saat sonra Hrant Dink'in öldürüldüğü haberini aldık. Ne yazık ki Fikret, Türkiye'de hâlâ neler olabileceği konusunda, deneyimli istihbaratçı Öneş'ten daha haklı çıkmıştı.
Öneş'in kanısı, yanlışlığından değil, iyimserliğinden kaynaklanıyor olabilir; ancak ne yazık ki, Fikret haklı çıktı.
Öneş'in 'psikolojik istihbarat'tan sorumlu olduğu dönemde MİT Müsteşarlığı yapan Büyükelçi Sönmez Köksal (ki müsteşarlığından önce Soğuk Savaş döneminde casuslar savaşı sahnelerinden Viyana'da, Körfez Savaşı sırasında da Bağdat'ta büyükelçilik yapmıştır), Hrant Dink'in ölümünden
sonra yaptığı değerlendirmede, Dink cinayetinin siyasi amaçlı olabileceğini, kendi dışındakileri düşman gören milliyetçilik anlayışını engelleme işinin politikacılara düştüğünü söylüyor.
Politikacılar, iktidarıyla ve muhalefetiyle seçim yılı olan 2007'ye milliyetçilik söylemini yükselterek girdiler. Daha 2006'dan başladılar. Kerinçsiz davaları Türkiye'de bir linç kültürünü yaygınlaştırırken, politikacıların çoğu yangını söndürmek yerine, üzerine gitmeyi ya da başka tarafa bakmayı tercih ettiler. Çünkü kendi hazırladıkları bu zehirli atmosferde nefes almanın, oy almanın ancak milliyetçi oylara oynamakta olduğunu sanıyorlar.
Yanılıyorlar. Yanıldıklarını, oynadıkları bu ateş kendilerini de
yakmaya başladığında, suyuna gittikleri azgın azınlık artık onları da yeterince milliyetçi, yeterince muhafazâkar bulmamaya başladığında anlayacaklar.(Bir görgü tanığı, katilin kaçarken "Bir Ermeni öldürdüm" diye bağırdığını anlatıyordu televizyonlarda.)
Çünkü Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu gibi iki büyük tıkaç tarafından işlevleri budanan temsili demokrasimiz bazı yanlış önkabuller, sosyo-psikolojik çarpıtmalar veya düpedüz yalanlar üzerine kurulu.
Duymaktan ve iman tazelemekten çok hoşlandığımız bu yalanların, çarpıtma ve yanlış önkabullerin medya açısından bir çekiciliği olduğunu, bir özeleştiri olarak kabul etmek lazım.
Bunlar arasında, örneğin "Türk toplumunun bir hoşgörü toplumu
olduğu" söylemi var. Bunlar arasında örneğin "Türkiye'nin yüzde 99'unun Müslüman olduğu" söylemi, örneğin "Bu kurşunlar Türkiye'nin huzur ve beraberliğini hedef almışlardır" söylemi var. Her fırsatta bol keseden çizilen kırmızı çizgiler var. Ortada, yıllardır maruz kaldığı baskılar ardından cinayete kurban gitmiş bir gazeteci, bir insan duruyorken, daha kaldırımda yatan bedeni soğumamışken, cinayeti dış politika analizlerine boğma cinlikleri var.
(Bu konuları ileride fırsat buldukça ayrıntılarıyla tartışmak istiyorum. Bunu lütfen bir girizgâh olarak kabul edin.)
Yaşadığımız çağda bu trajik komedinin daha uzun bir zaman sürdürülebilir olmadığının görülmesi lazım.
Siyasilere, başta Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal'a bu doğrultuda büyük sorumluluk düşüyor. Bazı yardımcılarının milliyetçi söylemi yükseltmenin daha çok oy getireceği söylemlerine kulak tıkamalarında, hem ülke, hem partilerinin çıkarı açısından fayda var. Halka çatışma yerine kardeşlik ruhu vaat ettiklerinde, işte o zaman huzurlu ve beraberlik içinde bir toplumun kapıları açılabilir, kendileri gece yastığa başlarını koyunca daha rahat uyuyabilirler.