Buttoların kaderi, Pakistan'ın kaderi

Butto ailesi ile Pakistan'ın demokratikleşme kaderi aynı. İktidara seçimle gelen ölür.

Babası seçimle aldığı başbakanlığı askeri darbeyle bıraktı ve idam edildi. Kızı seçimle aldığı başbakanlığı seçimle bıraktı, ama bir başka askeri darbe sonucu yasak ve sürgün yedi, dönüşünde suikasta kurban gitti. Babası 1979'da Ravalpindi'de idam edilmişti, kızı da Ravalpindi'de öldürüldü. Butto ailesinin yakın tarihi, Pakistan'ın demokratikleşme çabasıyla aynı kaderi paylaşıyor. İktidara seçimle gelmenin bedeli ölüm oluyor.
Dün bir suikasta kurban giden Pakistan Halk Partisi lideri Benazir Butto, siyaset bayrağını partinin kurucusu olan babası Zülfikar Ali Butto'dan almıştı. Zülfikar Ali Butto, ilk kez 1971'de başbakan oldu; 1977 seçimlerinde tek başına iktidara gelmesi ardından ise ortalık karıştı. Bir dizi siyasi cinayet, kanlı gösteriler derken aynı yıl Genelkurmay Başkanı Ziya Ül Hak askeri bir darbeyle yönetime el koydu. Butto, 1974 yılında bazı muhalif siyasetçilerin suikasta kurban gitmesinden sorumlu tutularak Nisan 1979'da asılarak idam edildi.
Daha üç ay önce İran'da İslam Devrimi gerçekleşmişti. Afganistan'da 1978'de başlayan Sovyet işgali, İran'ın da kaybıyla Pakistan'ı ABD ve aslında bütün dünya için bulunmaz müttefik haline getirdi. Sovyetler'e karşı Gülbeddin Hikmetyar mücahitleri ve Taliban hareketi Pakistan üzerinden silah ve parayla desteklendi, uyuşturucu ticaretine göz yumuldu. Gelecekteki El Kaide örgütlenmesine böylece yol açıldığının o zaman kimse farkında değildi.
General Ziya Ül Hak'ın 1988'de, İran-Irak savaşı sona ererken, ABD Büyükelçisi'nin de içinde bulunduğu şaibeli bir uçak kazasıyla ölümünün hemen ardından yapılan seçimlerde, Benazir henüz 33 yaşındayken Pakistan'a başbakan oldu. Müslüman dünya ilk kez bir kadın başbakanla tanışıyordu. Bu görevi, Yüksek Mahkeme tarafından usulsüzlük suçlamalarıyla görevden alınana dek iki yıl kadar sürdü.
Ama Benazir dişliydi. 1993 seçimlerinde yeniden iktidara geldi. Bu dönem Türkiye'de de hoş bir deneyim olarak başlayıp felaket bir deneyim olarak biten Tansu Çiller'in başbakanlık dönemi vardı. İki Müslüman ve laik hanım başbakan birlikte çekici pozlar verdiler; Bosna'yı birlikte ziyaretleri foto muhabirlerine iyi malzeme verdi. Ne yazık ki, başbakanın kocasının karıştığı yolsuzluk iddiaları nedeniyle bu dönem de 1996'da sona erdi. Yeni Başbakan Navaz Şerif döneminde İngiltere'de sürgün hayatını tercih etti. Tuhaftır ki, 2001'deki Genelkurmay Başkanı Pervez Müşerref'in darbesi ardından Şerif de sürgün hayatı yaşamak zorunda kalacak, o ise Suudi Arabistan'ı tercih edecekti.
Müşerref'in ABD'yi kendisiyle işbirliğine ve desteğe zorlayan iki temel silahı vardı:
1- Hindistan'la rekabeti sonucu elde ettiği atom bombası. Bu bombanın, nispeten esnek bir Şeriat yönetiminin tepesinde katı disiplinli bir ordunun elinde olmaktansa, Şeriat kurallarını kesinkes uygulayacak, örneğin Taliban ya da El Kaide'ye sempati duyan İslamcı bir yönmetimin eline geçmesi ihtimali, Vaşington'un uykusunu kaçırıyordu.
2- Müşerref, Afganistan'da El Kaide'ye karşı sürdürülen savaşta ABD ve mütefiklerine yardımcı oluyordu. Tabii işine geldiği ölçüde demek daha doğru olur, çünkü Usame bin Ladin ve Eymen El Zevahiri başta olmak üzere Kaide liderliğinin Afgansitan ile Pakistan sınırındaki kontrolü zor dağlık arazide saklandığı düşünülüyordu.
Müşerref'in başı bu yılın başından itibaren önce Yüksek Mahkeme ile belaya girdi. Ardından sürgündeki liderlerin ülkeye dönmesi ve seçimlerin yapılması gündeme geldi. Dokuz gün sonraki seçim henüz iptal edilmiş değil. Hem Şerif, hem Butto'nun dönüşlerinde kanlı olaylar yaşanmıştı, dün de suikast haberi geldi, artık Butto yok. Daha Kasım ayında yeniden
'seçilişi' nedeniyle Müşerref'i kutlamak için İslamabad'a giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, daha fazla kan dökülmemesini diledi, ABD kınadı, rüzgâr değişti, ama durum vahim.
Başa dönersek şu tartışmayı yapmak gerekiyor: Müslüman toplumlarda çoğulcu demokratikleşmenin düşe kalka da olsa tek örneği Türkiye. Bunu, her şeyden çok daha Osmanlı zamanından başlayan, Cumhuriyet'le sıçrama yapan idarenin laikleşmesine borçlu. Laikliği ilke olarak benimsemeye cesaret edemeyen Müslüman toplumlarda ne kadar iç ve dış zorlama olsa da demokrasi çabalarının sonu kan, hüsran ve daha çok baskı oluyor. Belki asıl çıkarılması gereken ders budur.