Çekilmeyen kılıç...

Sınır ötesi harekât talepleri, Türkiye'yi söylediklerini yapamayan konumuna düşürmesin.

Başbakan Tayyip Erdoğan, dün Meclis'te Irak'taki PKK mevzilerine yönelik bir sınır ötesi harekât için tezkere hazırlıklarına başlandığını açıkladı. Başbakanlık tezkeresi, Meclis'ten gerektiğinde sınır ötesi bir harekâtla yurtdışına asker çıkarmak dahil harekete geçmek için hükümete yetki vermesini isteyecek. Bundan sonra iş, hükümetin gerektiğinde yetkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanlığı'na bir siyasi direktif ile aktarmasına kalacak.
Başbakan Erdoğan'ın, önceki akşam AK Parti yönetimiyle yaptığı bir toplantıda, PKK ile mücadele için güvenlik güçlerine geniş yetki ve imkânlar verileceğini 'Para ise para, tezkere ise tezkere' sözleriyle ifade etmiş olması, Ankara'daki ruh halini tanımlıyor.
Doğrusu, önceki gün CHP ve MHP başta olmak üzere çoğu muhalefet partisi, Erdoğan'ın işi bir tezkereye kadar vardırmayacağı düşüncesiyle sınır ötesi harekât ve tezkere talep ettiler. Bu talepte belki, Erdoğan'ın şöyle bir dönemde, askere verilecek geniş yetkileri uygun bulmayacağı yolundaki önkabulün de rolü vardı.
Ancak PKK ve terörizm boyutunda Kürtçülükle mücadelenin Türkiye'deki bir numaralı sorun olduğu konusu, hükümet ve askeri birleştiren (ve fazla sayıda olmayan) konuların başında geliyor.
PKK ile mücadele, konusunda AK Parti yönetimi ile Silahlı Kuvvetler'in bakışı büyük ölçüde örtüşüyor. Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde karşılıklı açıklamalarla gerilen ve hâlâ da bütünüyle yatışmayan süreçte, PKK ile mücadele ve bu mücadelede alınacak sert önlemler, hükümet ve askere birlikte çalışma ve ayrı ayrı manevra yapma konusunda elverişli bir zemin veriyor. Yani bu yolla, hükümet ve askeriye hem birlikte verimli çalışarak PKK ve Kürtçülük tehdidini geriletme, hem de ortak çalışacak bir alanın varlığıyla birbirine karşı (daha çok laiklik tartışması nedeniyle) sertleşen konumlarını buzdolabına kaldırma imkânı bulabilirler.
Üstelik bu işbirliği toplumun geniş kesimlerinin aradığı ve desteklediği bir tabloyu da ortaya koyabilir. Dün hem CHP, hem de MHP sözcülerinden de böyle bir tezkereye destek vaadi geldi.
Ancak böyle bir tezkere ve böyle bir yetkilendirme doğrusu ateşten gömleği giymeye benzer.
CHP lideri Deniz Baykal'ın dün 'Bıçağı çekince ya saplayacaksınız ya da kınından çıkarmayacaksınız' benzetmesi doğrudur.
Türkiye bir süredir her kan döken PKK saldırısı ardından Irak'a girme tehdidi savuran bir ülke izlenimi vermeye başladı. Bu, Türkiye gibi bölgesinde bir güç olan, sanayiden ticarete, diplomasiden savunmaya dek ağırlığını artırmaya çalışan bir ülkenin vermek istediği izlenim olmamalı. Bugün Türkiye'de bu yöndeki her kımıldanışını, Irak'a girdi girecek bakışıyla ziller çalarak duyuran uluslararası haber ajansları ve televizyonlar ve tabii ki ABD'den Rusya'ya, İran'dan Fransa'ya ilgili ülkeler, yarın bunlarda bir haber değeri, bir içerik önemi bulmamaya başlayabilir. Türkiye yarın yalancı çoban durumuna düşmemeli.
Askeriyede, kılıç şakırdatma diye bir deyim vardır. Tam da subayların tören kılıçlarının şakırdatılarak bir tehdit izlenimi yaratmalarını anlatır. İç ve uluslararası siyasette psikolojik harekât yöntemi olarak benimsendiği olmuştur. Örnek olarak 28 Şubat ya da 1998-99'da PKK'nın başı Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkarılması gösterilebilir. Ama o durumda Suriye, yıllardır Türkiye'ye karşı kanlı bir dış politika aracı olarak kullandığı Öcalan'ı sınır dışı etmeseydi, ordunun harekete geçeceği, bizzat Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ilan edilmişti. Dolayısıyla tehdit ciddiye alındı.
Şimdi durumun ne olacağını bilmiyoruz. Sınır ötesi harekâtın tek başına terörizm sorununa, terörle mücadelenin de Kürtçülük meselesine, Kürtçülükle mücadelenin de Kürt meselesine çözüm olamayacağı konusunda hükümet de, asker de, muhalefetin çoğu ve medya da hemfikir görünüyor. Keza hükümet de, asker de, muhalefet de, PKK saldırılarının cevapsız kalmaması gerektiği ve gerektiğinde sınır ötesi 'cezalandırma' harekâtlarının yararlı olacağını düşünüyor.
Ancak çekilmeyen kılıcın şakırdadığıyla kalacağı unutulmamalı. Tehdidini yerine getiremeyen gücün, kendisini trafik polisi sanan kasaba delisi konumuna düşme tehlikesi vardır. Hükümetin de, muhalefetin de medyanın da bu konuda özenli ve sorumlu davranması gerekir.