Dağdaki 300 adam için formül arayışı

Pişmanlık yasalarıyla sonuç alamayan Ankara, çabalarını sayıları 300'e yaklaşan PKK'nın üst ve orta düzey yöneticilerine yoğunlaştırdı PKK yöneticilerini etkilemek için çeşitli yollar deneniyor. Bunlar arasında (gerekirse bir süre Mahmur'u kullanıp) başka ülkede özel statüyle yaşamlarını sürdürmeleri de var
Dağdaki 300 adam için formül arayışı

Kuzey Irak?ta yaklaşık 4 bin 500 PKK?lının olduğu tahmin ediliyor. Etkin pişmanlık yasası şu ana kadar bu PKK?lıları dağdan indirmek için fazla işlevsel olmadı. FOTOĞRAF: afp

Ankara, şimdiye dek izlenen çizgiden önemli bir değişikliğe giderek, PKK’ya yönelik ‘topluma kazanma’ siyasetinde ağırlığı sıradan militanlardan yönetici kadroya verme yoluna gidiyor.
Bu önemli çizgi değişikliğinin nedeni, şimdiye dek çıkarılan yedi pişmanlık yasasıyla PKK’daki yönetici kadro dışında kalan militanları dağdan indirme planında istenen başarının sağlanmamış olması.
Buna göre, bir süredir çabalar sayıları 300’e yaklaşan PKK üst ve orta düzey yönetici kadrosuna odaklanmaya başladı.
Bu konuyu ‘açılımın en kilit birkaç unsurundan birisi’ diye yorumlayan ve üst düzey bir kaynağın Radikal’e verdiği bilgilere dayanarak, yaklaşımın arkasındaki mantığı şöyle aktarmak mümkün:
* Bugüne dek yedi pişmanlık yasası çıkarılmış, sonuç alınamamış. Bunun tek nedeni adının ‘pişmanlık’ olması değil. Adına pişmanlık demeseniz de içeriği öyle olunca etkisi farklı olmuyor. Bu yasalara göre gelip teslim olanlar da çıkıyor. Ama beklenen fayda elde edilemiyor. Yani PKK’nın dağdaki varlığını tehdit olmaktan çıkaracak kopuşlar gözlenmiyor.
* Bunun başlıca iki nedeni var. Birincisi, yasalar alt düzeydeki militanlara hitap etme, etkileme amacını taşıyor, ama onlara ulaşamıyor. Çünkü zaten çoğu çok genç ve eğitimsiz olan militanlar, örgüt tarafından dağlarda tam tecrit koşullarında tutuluyorlar. Türkiye’de, hatta kendi dar dünyaları dışında olup bittiğinden haberli değiller. Dolayısıyla bu tür yasaları ve onlara ne getirdiğini çoğunluğu bilemiyor.
* İkincisi, alt düzey militanlar bu yasalardan haberdar olsa bile bağlı bulundukları yöneticilerinin baskısıyla bu yönde adım atmak isteseler bile atamıyorlar. Çünkü yöneticiler, kendilerinin yararlanamayacağı yasal düzenlemelerden alt kademelerin yararlanmasını istemiyor. Aksi halde çözülmenin olabileceğini ve kendilerinin açıkta kalıp hapse düşebileceklerini düşünüyorlar. Gerekirse ölüm tehdidiyle tabanlarını bu yasalardan uzak tutmaya çalışıyorlar.

Af yok ama...
Bu durumu bir yılı aşkın süredir gerek güvenlik birimleri, gerek hükümet düzeyinde yapılan değerlendirmelere konu olmuş. PKK’nın yönetici takımına bir ‘çıkış yolu’ bulmak suretiyle yapılacak düzenlemelerin hem Başbakan Tayyip Erdoğan, hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ tarafından önemsenen ‘dağdan indirme’ ve ‘topluma kazanma’ hedefine ulaşmakta daha iyi sonuç verebileceği fikri öne çıkmaya başlamış.
Burada bir parantez açmakta fayda var.
Deniz Kuvvetleri’nde 26 Ağustos’taki devir teslim töreni ardından Orgeneral Başbuğ, o sırada salondan ayrılmak üzere yanımızdan geçen Başbakan Erdoğan’dan da duymasını istediğini kendisinden rica ederek, temmuz ayında 14 PKK’lının teslim olduğunu, bunlardan 10’unun serbest bırakıldığını açıklamış, sonra her ikisi de PKK’lılara ‘Adalete teslim olun’ çağrısı yapmıştı. Öyle anlaşılıyor ki, PKK’nın yönetici kadrosuna yönelik bir formül bulunması halinde bu tür ‘teslim ol-suçun sabit değilse serbest kal’ vakalarının artması umuluyor.
Aranan formülün PKK’ya yönelik, özellikle üst düzey yöneticilerine (ki devletin elindeki sayılara göre bunların sayısı 35-40 civarında) yönelik bir af şu anda söz ve tartışma konusu değil. Aynı şekilde saldırıların bizzat yürüten orta düzeydeki yöneticilere yönelik bir af da düşünülmüyor. Neticede ortada 25 yıldır yürütülen bir gerilla savaşı, öldürülen bunca insan var. Üstelik PKK savaşı kazanan taraf da, dolayısıyla koşul dikte ettirecek durumda olan taraf da, değil.

‘Çıkış yolu’ arayışı mı?
Bu nedenle birkaç yöntem üzerinde çalışmalar devam ediyor. Herhangi biri ya da birden fazlası birlikte uygulanabilecek bu yöntemler şöyle özetlenebilir:
* Ankara bir yandan ABD ve Irak ile kurduğu güvenlik mekanizması, bir yandan da Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile kurduğu ilişkiler sayesinde Kandil’deki PKK militanları üzerinde etki kurmaya çalışıyor. Daha çok dolaylı ilişkilere dayanan bu çalışmanın amacı, öncelikle alt düzey militanlara Türkiye’deki yasalardan yararlanarak topluma dönme imkânlarının bulunduğunu duyurmak.
* Aynı zamanda üst ve orta düzey PKK yöneticilerini, bir ömrü dağda saldırılar yürüterek, planlayarak geçirdikleri, ama dağda sonlandırmak zorunda olmadıkları yolunda etkilemeye çalışmak.  Bunun için çeşitli yollar deneniyor ve bunlar arasında (gerekirse bir süre Mahmur kampını kullanarak) başka ülkelerde özel statü ile yaşamlarını sürdürmek de bulunuyor.

Talabani, Barzani, DTP ve petrol
Bu doğrultuda hem Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, hem de KBY Başkanı Mesud Barzani’ye önemli rol düşüyor. Ahmet Türk başkanlığındaki DTP heyetinin Talabani ve Barzani ile yaptığı görüşmeler, bir yönüyle Türkiye’nin PKK üzerindeki kurmaya çalıştığı etkiyi dağıtmaya yönelik sayılabilir.
Ancak hem Irak’ın, hem de Irak’taki Kürt yönetiminin Türkiye ile gelişen ilişkilerden ve PKK’nın bu ilişkilerde bir diken olmaktan çıkarılmasından kazanabilecekleri çok fazla.
Özellikle Türkiye’nin bölgesel enerji denkleminde ABD, AB ve Rusya tarafından teslim edilmiş rolü artıyorken, petrol ve gazlarını bir an önce güvenli yoldan dünyaya satmak isteyen Talabani ve Barzani’nin bunu göz ardı etmesi ihtimali zayıf. 
Buradaki kilit unsur, PKK’nın silahlı faaliyetlere son vermesi olacak. Ankara’daki hakim havanın, ‘Ordu operasyonları durdursun, PKK elini tetikten çeksin’ şeklinde özetlenebilecek yaklaşım olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
‘Son terörist kalana dek’ klişesini bu anlamda ‘öldürerek yok etme’ şeklinde yorumlamamak da mümkün. Resmi jargonla ‘terörist’ olmaktan çıkmış kişiye karşı yasaların ve güvenlik güçlerinin yaklaşımının da farklı olacağı anlamı çıkıyor.

Suriye ile işbirliği
Bu yeni yaklaşım, uluslararası işbirliğini zorunlu kılıyor.
Önceki gün Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Başbakan Erdoğan’ın imzaladığı ‘Startejik İşbirliği Anlaşması’, Irak ile geçen yıl imzalanan aynı anlaşma uyarınca iki ülkeden bakanların dün İstanbul’da yaptığı toplantı, keza Irak ve Suriye dışişlerinin dün İstanbul’da Türkiye’nin ev sahipliği ve Arap Birliği gözetiminde sorunlarını halletmek amacıyla bir araya gelmesi, bütün bunlardan önce hafta başında Ankara’da Suriye ve Irak istihbarat şeflerinin MİT Müsteşarı Emre Taner ev sahipliğinde yaptığı toplantılar bu sürecin parçaları.
Esad’ın Türkiye’ye gelmeden önce PKK bünyesindeki Suriye uyruklu militanları affedebileceğini söylemiş olması da öyle.
Resmi var sayımlara göre, halen PKK’nın Irak’taki kamplarındaki militanlarının sayısı 4 bin500 civarında olduğu, bunların neredeyse üçte birinin, yani 1500’e yakının da Suriye uyruklu olduğu tahmin ediliyor.

ABD’den beklentiler
Türkiye ile Suriye’nin vizeyi kaldıracak kadar yakılaştığı şu günlerde Suriye’nin Türkiye’deki açılım rüzgârının etkisiyle Kürt kökenli nüfusuna vatandaşlık hakkını tanımasının (evet, böyle bir sorun var) dahi dengeleri ciddi ölçüde değiştireceği söylenebilir.
Tabii ABD’ye önemli rol düşüyor. Ankara’nın bir süredir, ABD’nin istihbarat işbirliğine müteşekkir olmakla birlikte Kandil’i terk etmesi için PKK’ya daha fazla baskı uygulanmasını istediği biliniyor.
Başbakan’ın 14 Eylül’de Ankara’daki diplomatik temsilcilere verdiği iftar yemeğinde bir yandan ABD ve Avrupa’dan daha fazla destek isterken, diğer yandan çözüm bulmaya çok yakın olunduğunu söylemesi bir ağız alışkanlığı değilse, acaba ‘bu konularda ilerleme sağlanmak üzere mi’ olduğu sorusunu akla getiriyor.
Her halükârda, Kürt açılımı sürecinin değişik ve iddialı boyutlarda devam ettiği görülüyor.