Davutoğlu-Bahçeli restleşmesi ve tehlikeli oyunlar

Davutoğlu, Bahçeli'ye meydan okudukça, siyaset kelle koltukta yapılmaya başlandıkça yüreğinize su mu serpiliyor? Ve bütün bunlar nasıl bir süreçte oluyor biliyorsunuz, değil mi?..

Tehlikeli hamleler bir hafta önce başladı.

MHP lideri Devlet Bahçeli, Meclis grup konuşmasında, 1937-38 Dersim ayaklanmasını o günün “terörizmi”, Seyit Rıza ve idam edilen diğerlerini de o günün “bölücü teröristleri” ilan etti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu daha yeni Tunceli’den gelmişti. Alevilerin “Cemevi ibadethane sayılsın” türünden en temel isteğini dahi yerine getirmemiş olsa da, Cemevi’ne kabul edilmiş, orada pişmiş yemek ikram edilmiş, o da yemişti.

Alevilerin neden hâlâ CHP’ye oy verdiklerini anlayamadığını söylemişti. Bugünün sosyal demokrat olmaya çalışan CHP’sini o günlerin tek parti CHP’si ile özdeşleştirmek, hem Davutoğlu hem de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın en sevdiği konular arasında. Üstelik bugünkü CHP’nin başında, bunu mesele yapmıyor olsa da, Alevi kökenli, Tunceli doğumlu, Dersim katliamının en sağlam bilgisini dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil ile konuşarak ortaya çıkarmış Kemal Kılıçdaroğlu bulunduğu halde.

Alevilik üzerine siyaset, 2015 seçimlerine giderken AK Parti’nin en gözde mecralarından biri olacağa benziyordu.

***
Bahçeli o gün Seyit Rıza’ya “bölücü terörist” deyince, Davutoğlu hiç affetmedi.

“Meydan okuyorum” dedi; “Bu söylediklerini Tunceli’de söyle”. “Cesaretin varsa” diye ekledi.

Kavgada söylenmezdi, ya da ancak kavgada söylenirdi.

Bahçeli’nin elbette cesareti vardı. Ülkenin Başbakanı size böyle meydan okuyorsa, üstelik can güvenliğinizden de o sorumluysa, bu sözün altında kalınmazdı. Bahçeli de kalmadı.
Cuma günü, 28 Kasım’da gitti, Meclis’te söylediği sözleri bir defa da Atatürk heykelinin önünde ve müthiş bir güvenlik çemberi altında tekrarladı. Ama şehir öylesine ayaktaydı, öyle yoğun protestolar vardı ki, programını tamamlayamadan Elazığ yoluyla şehirden ayrılmak zorunda kaldı.

***
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın önerisinden ilham alarak kurulan Demokratik Bölgeler Partisi (BDP) eş-genel başkanı Kamuran Yüksek ertesi gün Tunceli’de şunları söyledi:
“Bu kadar kışkırtma, ‘Dersim’e gidemezsin, orada bunları söyleyemezsin’ demek (..) Buradaki her kesime şu mesajı vermektir: Bakın baş düşmanınız geliyor, işini bitirin. Bir taşta birkaç kuş… Hem Dersimlileri mahkûm edecek, hem Bahçeli’yi bu şekilde tuzağa sürüklemiş olacak, hem de 12 yıldır yaptığı gibi çıkıp ‘Türkiye’de iki uç var. Türk milliyetçiliği ile Kürtler ve Türk devrimcileri iki uçtur’ diyecek.”

***
Davutoğlu ise o gün, 29 Kasım’da, Hakkâri’deydi.

Bahçeli’nin üzerine biraz daha gitti: “Gidin’ dedik, gitti. Sözümüzü dinledi” dedi. Ve her birimizin can güvenliği, seyahat özgürlüğünden de sorumlu Başbakan olarak Bahçeli’nin Hakkari’ye, Van’a, Bingöl’e de gitmesi için de meydan okudu.

Davutoğlu’na cevap 30 Kasım’da MHP’li Meclis Başkan Vekili Meral Akşener’den geldi.

“Biz kendimizi ispatladık kardeşim” dedi bildik Asena üslubuyla, “Her yere gidebiliriz, her yerde aynı şeyi söyleyebiliriz.”

Sonra Davutoğlu’na iki konuda meydan okudu, Davutoğlu gibi “Cesareti varsa, yüreği yetiyorsa” ekleyerek:

1- Diyarbakır Bağlar mahallesinde de kürsüye çıkıp “Abdullah Öcalan teröristtir” demesi

2- Salı günü, yani bugün Meclis kürsüsünden PKK ile Oslo görüşmeleri tutanaklarını açıklaması

***Bütün bunlar hoşunuz gidiyor mu?

Davutoğlu, Bahçeli’ye meydan okudukça, siyaset kelle koltukta yapılmaya başlandıkça yüreğinize su mu serpiliyor?

Ve bütün bunlar nasıl bir süreçte oluyor biliyorsunuz, değil mi?

Öcalan 29 Kasım görüşmesinde bırakın “Silah bırak” çağrısını, Davutoğlu hükümetinin 3 Eylül’den bu yana yapmasını beklediği “Mutlak eylemsizlik” çağrısını dahi yapmış değil.
HDP’li Sırrı Süreyya Önder, hükümet Meclis’ten Öcalan’ın istediği yasaları çıkarmadıkça, PKK’nın silah bırakmasının zor olacağını söyledi. Ama bu yapılırsa barış şubat-mart aylarında gelebilirmiş, aktardığına göre.

***
Öcalan’ın daha görüşmelerin başında ortaya attığı 4 koşuldan birisi yüzde 10 seçim barajının indirilmesi idi.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, HaberTürk’ten Muharrem Sarıkaya’ya yüzde 10 seçim barajının hak ihlali olduğu yönündeki itirazın 2-3 haftaya karara bağlanabileceğini açıkladı.
CHP ve HDP öteden beri barajın düşmesinden, hatta kaldırılmasından yana idi. Bu defa MHP’den de esnek açıklamalar geldi.

Meclis’e girmeden önce, 2002 seçimlerinde yüzde 10 seçim barajını indirme sözünü veren AK Parti, bugün seçim barajının açıkça savunan tek parti olarak öne çıkmaktadır.
İlgisine geliyorum.

***
Erdoğan ve Davutoğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy kaymalarından ilham alarak MHP’nin milliyetçi-muhafazakâr tabanını kendisine çekmek istiyor. MHP’nin tercihan yüzde 10 barajının altına itilmesi, Orta Anadolu, Akdeniz ve Karadeniz’de MHP’ye giden oylar, AK Parti’ye kendi oylarına dayanmayan yeni vekillikler getirebilir.

HDP’nin nasıl olsa Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 10’a yaklaştığı özgüveniyle seçime bağımsız adaylar değil, kendi başına girmesi, Hatip Dicle’nin işaret ettiği gibi, yüzde 10’dan az oy alma ihtimalinde tamamen Meclis ve denklem dışında kalmasını getirebilir.

Bu durum da, Doğu ve Güneydoğu’da HDP’ye verilecek oyların AK Parti’ye fazladan Meclis sandalyesi kazandırması anlamına gelir. Bunun arkasından referanduma gerek duyulmadan Meclis oylamasıyla sağlanacak başkanlık rejimi ve ötesine anayasal değişiklikler olabilir; hesap ortada.

Bu hesaba yeniden 1970’lerdeki gibi sokağa dökülmüş, bu defa Aleviler ve Kürtlerle çatışmaya itilen MHP rolü dâhil olmamalıdır. Böylesi ülkeyi ateşe atacak, tehlikeli bir hesap olur.

Davutoğlu’nun da, Bahçeli ve diğer siyasi aktörlerin de, daha sonra pişmanlık fayda etmeyecek hamlelerden kaçınmasında yarar var.