Davutoğlu da başkanlık dedi, liste hesapları altüst oldu

Davutoğlu başkanlık sistemine desteğini seçim kampanyası ilerlerken açıklayacaktı. Ama Arınç'ın çıkışı ve HDP'nin meydan okuması Erdoğan'a desteğini aday listelerinden önce vermek zorunda bıraktı. Artık listeler de, seçim de Erdoğan'a emanet.

Doğrusu ben de Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başkanlık sistemine değil, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bastırdığı türden bir süper-başkanlık sistemine karşı olduğunu düşünenlerdenim.

Davutoğlu, Erdoğan tarafından halefi olarak seçildiğinde liderinin güçlü başkanlık sistemi hedefleyen bir anayasa peşinde olduğunu biliyordu.

Dolayısıyla 7 Haziran seçimini başkanlık sistemine geçiş için mecbur kalınan bir ayrıntı olarak görüyor olması Davutoğlu için sürpriz değildi. Sürpriz olan Erdoğan’ın sisteminde başbakanlık makamına da yer olmadığını basın aracılığıyla herkese ilanı oldu.

***

Bir süredir gözler Davutoğlu’nun üzerindeydi.

AK Parti adına Beşir Atalay, hükümet adına Bülent Arınç, ayrı ayrı ve defalarca başkanlık sistemine geçiş konusunun gündemlerinde olmadığını söylemişlerdi; Başbakan ve parti başkanı bu konuda ağzını açmıyorken zaten ne diyeceklerdi?

Oysa Erdoğan, tatil-bayram demeden her gün televizyonların canlı yayınlamak durumunda kaldıkları halka hitaplarında başkanlık diyor başka bir şey demiyor; sanki bir yerde Davutoğlu’nun açık desteğini duymak istiyordu.

***

Davutoğlu ise uygun zamanı bekliyordu.

Ona göre uygun zaman mesela aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) teslim edilmesinden, yani 7 Nisan’dan önceki bir zaman değil, mesela seçim kampanyasının resmi başlangıcı sonrasında olabilirdi.

Böylelikle başkanlık konusunu AK Parti aday listelerinin hazırlanmasında kimin daha etkili olacağı tartışmasından bağımsız olarak takdim edebilirdi.

***

Aday listeleri konusu, malum, siyasi partiler için çok önemli.

Bu seçimlerde kısmi de olsa adaylarının büyük çoğunluğunu belirlemek için ön seçime giden tek parti CHP oldu.

MHP’de zaten lider tabanı dinliyor, ona göre bir karar veriyor, sonra emir demiri kesiyor.

HDP, hükümetle PKK arasındaki görüşme trafiği nedeniyle başlayan Kürt rönesansı üzerine dışa açılmanın heyecanı içinde, baksanıza Sırrı Süreyya Önder’in yeniden aday olmasında Abdullah Öcalan talepkâr olmuş, “devlet görevlileri” de bunu desteklemiş. Orada bir paralel evren akıp gidiyor.

***

AK Parti’de durum farklı. Zaten Erdoğan’ın ısrarcı olduğu 3 dönem yasağı var.

Birileri dışarıda kalıyor ve o birilerinin çoğu Türkiye’de İslamcı siyasetin demokratik yoldan iktidarı için neredeyse ömürlerini “davaya” verip saçlarını ağartmış emektarlar.

Erdoğan ise artık davaya bağlılığın kendisine, kendisinin iktidarda kalmasına bağlılık olduğunu düşünüyor, siyasete gözünü kendisiyle açmış bir nesil ile yürüyüşüne devam etmek istiyor.

***

Hakan Fidan olayına dek listeleri Erdoğan’ın yapacağı, Davutoğlu “hocaya” seçilmesi garanti konumda belli bir kontenjan tanınacağı kanısı Meclis kulisinde açıkça konuşuluyordu.

Ama Fidan olayında Erdoğan çıkıp hem Fidan, hem de dolayısıyla Davutoğlu’nun kendi itirazına rağmen, hem de stratejik bir konuda idari tasarrufta bulunduğunu açıklayınca AK Parti’de akıllar karıştı: Kimin borusu ötüyordu?

Erdoğan, Fidan’a da, Davutoğlu’na da kararlarını asıl bu yüzden geri aldırttı. Ne yapmaya çalışıyorlardı? Müslümanlar iktidarı kaybederse bunun hesabını nasıl vereceklerdi?

***

Durumdan çıkan vazife belliydi. Fidan istifayı geri aldı, Davutoğlu da “Bana siyasette lazım” sözünü bir yana bırakıp onu yeniden MİT’in başına atadı.

Aday listeleri rüzgarı yeniden yön değiştiriyordu ama bu durum henüz Davutoğlu’nu başkanlık sistemi konusunda açıklama yapmaya zorlamıyordu; iki konu hâlâ farklı gibi görülebiliyordu.

O sırada iki şey daha oldu.

***

Birincisi HDP’li Selahattin Demirtaş’ın çıkıp “Biz nefes aldıkça” vurgusuyla “Sen başkan olamayacaksın” demesiydi.

Bunu daha önce, daha az keskin sözlerle CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da söylemişti. Ama ne CHP’nin oy tabanını paylaştığı bir silahlı örgütü, ne de hükümet o örgütle, yani PKK ile barış görüşmeleri yürütüyordu.

Anlaşılan HDP, tabanda yayılan “Öcalan’a serbestlik ve anayasal özerklik karşılığında Erdoğana süper-başkanlık” pazarlığı söylentilerine dur demek istemişti; bu söylentiler ortadayken HDP’nin adaletsiz yüzde 10 barajını geçmek için Türk solcu ve liberallerinin oylarını cezbetmesi neredeyse imkansızdı.

***

Demirtaş’ın bu çıkışı ile HDP’nin seçime parti olarak girip yüzde 10 alması halinde Erdoğan’ın süper-başkanlık hedefinin büyük darbe alacağı ortaya çıktı.

İşte İzleme Grubu tartışması, Erdoğan’ın itirazı, Arınç’ın itiraza itirazı, Melih Gökçek’in hazır oğlunun da sıraya girdiği aday listeleri öncesi kavga varken dahil olduğu ve Davutoğlu’nun kavgayı bastırmak zorunda kaldığı talihsiz serüvenler dizisi o sırada baş gösterdi.

Bir yandan muhalefet, diğer yandan AK Parti içinde İzleme Grubu vesilesiyle su yüzüne çıkan ama aslında kimin borusunun öttüğünü anlamaya çalışan iç gerilim, Davutoğlu’nu başkanlık desteğini erken açıklamak zorunda bıraktı.

Mülakattaki “Muhalefet başkanlık sistemi tartışmalarını kişiselleştirdi” sözü altında bu hayal kırıklığı yatıror.

***

Tartışma Erdoğan şahsında kişiselleşmese Davutoğlu belki de bu açıklamayı daha sonra, en azından aday listelerinin belirlenmesinden sonra yapmayı tercih ederdi.

Şimdi listeler üzerinde Erdoğan etkisinin ağır olacağı tahmin edilebilir. Çünkü hiç ya da sembolik başbakanlık öngörülen bir sistemde Meclis grubunun başkan tarafından belirlenmesi anlayışı -demokratik olmasa da- kabul görecektir.

Baksanıza, Davutoğlu’nun 150 adayla bizzat görüşeceği yazılıyor. Madem Davutoğlu adaylarla yüz yüze görüşerek karar vermek istiyor, o zaman bu sayıyı neden 150 ile sınırlı tutuyor? AK Partide aday adaylarının hesapları son gelişmelerle altüst olacak gibi görünüyor.

Erdoğan etkisini AK Parti seçim kampanyası için de söylemek mümkün. Davutoğlu’nun açıklamasıyla AK Parti’nin seçim kampanyasının anayasaya aykırı olsa da fiilen Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından zaten yürütülmekte olduğu teyit edilmiş olmuyor mu?