Demirtaş neden hedefte?

Hani komplo teorisyenlerinin o meşum "üst akıl" hurafesi var ya, sanırsınız o "üst akıl" bugünlerde Türkiye'deki demokrasinin 90'lara döndürülmesi için, o hurafe lisanıyla söylersem anlarlar, "düğmeye basmış" bulunuyor.

Sahi siz “Seni başkan yaptırmayacağız” sözünün sadece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı mı rahatsız ettiğini düşünüyorsunuz?

Öyleyse gelin başka bilgilerin ışığında konuşalım.

Ve bugün Selahattin Demirtaş’ın ve HDP’nin neden sadece AK Parti’nin hedefinde olmadığını, PKK’nın da Türkiye’de demokrasinin HDP’nin yüzde 10 aşıp Meclis’e girişiyle yakaladığı zenginleşme şansını kısa yoldan harcamak için her şeyi yapmakta olduğunu anlamaya çalışalım.

***

Önce bazı kulis bilgileri...

PKK ya da onun cephe örgütü KCK, 11 Temmuz’da yol ve baraj inşaatı çalışmalarını da gerekçe göstererek “çatışmasızlık” bitmiştir demeseydi, İmralı ile görüşmelere devam edilme kararı alınmış olsaydı dahi ne olacaktı, biliyor musunuz?

Muhtemelen Demirtaş da ve mesela Sırrı Süreyya Önder de bir daha İmralı’ya kabul edilmeyecekti.

***

Abdullah Öcalan ile HDP heyetinin son görüşmesi 5 Nisan 2015’tir.

Bu görüşmede 7 Haziran seçimleri için HDP milletvekili aday listelerinin üzerinden geçilmiştir; onun bir kaç gün öncesinde HDP heyeti zaten Kandil’in önerilerini almıştır. (Murat Karayılan’ın dün yaptığı “Süreçe selam, savaşa devam” açıklamasında bu ve Dolmabahçe temaslarının teyidi vardır.)

Mesela Önder ve Altan Tan’ın yeniden milletvekili adaylığı Kandil temasından değil, İmralı temasından sonra, Öcalan’ın talimatıyla mümkün olmuştur.

Bu görüşme, 17 Mart’ta Demirtaş’ın Meclis tarihinin en kısa grup konuşmasını yapıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben “Seni başkan yaptırmayacağız” demesinden sonradır.

***

Hafızamızı yoklarsak, Demirtaş’ın o açıklamayı özellikle bir söylentinin önünü kesmek için yaptığını hatırlarız.

Neydi o söylenti? O söylentiye göre MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ekibi aracılığıyla kurulan temaslar sonucu Erdoğan ve Öcalan arasında adı konulmamış bir gizli pazarlık vardı; güya bir “ver başkanlığı, al özgürlüğü” pazarlığıydı bu.

Akla yakın, ya da uzak olmasına bakılmıyor, yayıldıkça yayılıyordu; Demirtaş o açıklamasıyla bütün o söylentilerin önünü kesti.

***

HDP’nin yüzde 13 alıp 80 milletvekiliyle Meclis’e girmesinde o açıklamanın payı oldu.

Ve dolayısıyla AK Parti’nin Meclis’teki hükümet çoğunluğunu kaybedip Erdoğan’a (Anayasa’yı değiştirmeden, fiiliyatta da olsa) başkanlık yolunun kapatılmasında da o açıklamanın payı oldu.

HDP’nin başarısında o açıklamanın payı oldu ama, Demirtaş-Önder ikilisinden bilinen o açıklama, o pazarlık o anda olmasa bile herhangi bir aşamada ona benzer pazarlıkların olması ihtimalinin de önünü kesmiş oldu.

Başa dönelim, diyelim ki İmralı müzakereleri yeniden başlayacak olsaydı, hükümetin daha merkeze yakın, mesela Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Mesud Barzani ile daha yakın sohbeti olan isimlerin o heyette yer almasına daha sıcak bakacağı kuliste konuşuluyordu.

Belki kendilerinin dahi haberi yoktur ama, mesela Leyla Zana’nın, Mithat Sancar’ın isimleri geçiyordu.

***

Evet, arada Kobani vardır, 6-8 Ekim 2014 hadiseleri vardır.

ABD Başkanı Barack Obama’nın Cumhurbaşkanı'nı arayıp, Kobani’de IŞİD’e PKK’nın Suriye’deki kardeşi PYD önderliğinde direnen Kürt güçlerine yardımda Türkiye’nin desteği sözünü almasından on gün kadar önce Demirtaş’ın halkı sokağa çağırmasını ne Erdoğan unuttu, ne Başbakan Ahmet Davutoğlu.

O hadiselerde, çoğu Diyarbakır’da 40 küsur kişinin öldürülmesinin faturasını Demirtaş’a çıkarıyorlar.

***

Ama Kobani dışında Demirtaş AK Partililerin adeta gözünün bebeğiydi.

Türk kamuoyundaki önyargılarla oluşan Kürt kanaat önderi tipiyle ilgisi yoktu. Kırklı yaşların başını süren bu yakışıklı aile babası bağlamasıyla Türkçenin yanı sıra Kürtçe, Zazaca türküler çalıp söyleyen, güler yüzüyle en sert tartışmalarda orta yolu bulmaya çalışan bir tipti.

Hükümet yanlısı gazete ve televizyonlarda, hatta TRT’de bile, bir kaç dakikayla sınırlı olsa bile yer bulabiliyordu.

***

O zaman şimdi kullanıldığında kaşlar çatılan bazı ifadelerin kullanılması mübahtı.

Mesela ilk defa Erdoğan’ın kullandığı “barış süreci” deniyordu, “çözüm süreci” deniyordu; şimdi kullanana terörist muamelesi yapılıyor.

Şimdi mesela “Hükümet bir an önce kurulmalı”, “90’lara dönmeyelim” diyenlere de kaşlar çatılıyor; vurgulanması üst katlarda memnuniyetle karşılanan tek kavram “kamu düzeni”.

***

O zaman ne Demirtaş’ın PKK’lı ağabeyi Nurettin’den bahsediliyordu, ne HDP’nin PKK’nın terör eylemlerinden sorumlu tutulmasından.

Tabii o zaman PKK yeniden insan öldürmeye başlamamıştı. O KCK açıklaması yapılmamıştı.

Başbakan Davutoğlu’nun “Demirtaş’la görüştüğüm gün silahlanma çağrısı yapıldı” sözü henüz söylenmemişti.

PKK, Demirtaş’ın, biraz da Davutoğlu’nun baskısı sonucunda “PKK silah bıraksın” çağrısından üç gün sonra Ceylanpınar’da iki polisi evlerinde uyurken katletmemiş ve bunu üstlenmemişti.

***

Henüz hükümet Türk Silahlı Kuvvetleri’ne misliyle mukabele emri vermemiş, PKK’nın şehit ettiği her asker ve polise karşılık Irak’taki kamplara (neredeyse Ege ve Karadeniz devriyeleri dışındaki) bütün hava gücüyle bomba yağdırılmaya başlamamıştı.

Henüz iş çığrından çıkmaya başlamamıştı.

Yine de “Başkan yaptırmayacağız” açıklamasından sonra Demirtaş’a resmi bakıştaki değişimin, özellikle de Meclis’e girip AK Parti’nin hükümet çoğunluğunu yitirmesine yol açtıktan sonraki değişimin görülmemesi imkansız.

***

Erdoğan ve AK Parti, Demirtaş ve HDP’ye öfkeli.

Şimdi dokunulmazlıkların kaldırılmasını, MHP ile paralel olarak parti hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmasını filan çıkar yol görüyor, bunun bir erken seçim, ya da seçim tekrarında HDP’yi baraj altına iteceğini umuyorlar.

1997’de Refah-Yol dönemindeki 28 Şubat sürecine kapıyı açan gelişmenin, 1994’de Zana ve diğer DEP milletvekillerinin Meclis oylamasıyla kaldırılıp, utanç verici bir şekilde tutuklanıp hapsedilmeleri olduğunu, böylece seçilmişlerin itibarının iyice yerlere düşürüldüğünü göremiyorlar.

***

AK Partili Ahmet İyimaya uyardı geçenlerde Meclis’te, 2010 halkoylamasında parti kapatmaların da aslında o kadar zorlaştırılmamış olduğu konusunda.

Demirtaş önceki gün, AK Parti’nin eski Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun yeni görevi olan Cumhurbaşkanı’nın hukuk baş danışmanı sıfatıyla HDP’nin kapatılması, en azından Hazine yardımından mahrum bırakılması için çalıştığını öne sürdü.

Hani komplo teorisyenlerinin o meşum “üst akıl” hurafesi var ya, sanırsınız o “üst akıl” bugünlerde Türkiye’deki demokrasinin 90’lara döndürülmesi için, o hurafe lisanıyla söylersem anlarlar, “düğmeye basmış” bulunuyor; tabii ekonomiyi de buna katmak lazım.

***

CHP’nin buradaki duruşu önemli.

Terör olaylarının Meclis tarafından araştırılmasının AK Parti ve MHP oylarıyla reddedilmiş olmasına rağmen, CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin, üst düzey bir parti heyetiyle hafta sonu Diyarbakır’a gitti ve orada “HDP’yi kapattırmayız” açıklaması yaptı.

CHP’nin terör eylemlerini kınamak, karşı durmak yönünde bir sorunu yok. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Demirtaş’ın bütün partilere yaptığı “Görüşelim” çağrısına Meclis’te tek olumlu yanıt veren lider olması da hem demokrasinin işleyişi hem de diyalog kanallarının açık kalması bakımından önem taşıyor.

***

Demirtaş da, HDP de zorda; AK Parti hükümeti ve PKK arasında çapraz ateşte kalmış durumdalar.

Demokrasiye sahip çıkmak böyle zor zamanlarda anlam taşır; tıpkı 27 Nisan’da hükümete verilen e-muhtıraya, tıpkı AK Partiye açılan kapatma davasına karşı çıkmak gibi.

HDP’nin Meclis’e halkın oylarıyla seçilip gelmiş olmasına demokrasi adına saygı göstermek ve söylediklerini beğenin, beğenmeyin, Demirtaş ve HDP’li vekillerin açık hedef haline getirilmesine, dokunulmazlıkların siyasi silah olarak kullanılmasına karşı durmak da öyle. 

***

Şu gerilimin bir an önce düşürülmesinde hepimizin selameti açısından büyük fayda var.