Dikkat: Türkiye, Ortadoğu ve Akdeniz'de zemin kaybediyor

28 Ekim MGK'sında Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa'ya naklinin önemi vurgulandı. Bir yetkili "Mısır'la çıkarlarımız bizi birleştirmeli" dedi.
Dikkat: Türkiye, Ortadoğu ve Akdeniz'de zemin kaybediyor

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında 28 Ekim 2013 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında sadece Suriye, PKK, Irak konuşulmadı; açıklanmayan başka konular da konuşuldu.

MGK’nın o günkü gündeminde enerji güvenliği ve özellikle de Doğu Akdeniz’de bulunan yeni enerji kaynakları vardı. Üst düzey devlet yetkililerinin verdiği bilgiye göre, 28 Ekim MGK’sında Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına naklinin Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından önem ve önceliği vurgulandı. İsmini vermeyen bir yetkili “Düşünsenize” dedi; “Kıbrıs, Doğu Akdeniz’i adeta kuzey ve güney olarak ikiye bölüyor. Üstte biz varız, altta Mısır. Çıkarlarımız bizi birleştirmeli”.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 21 Kasım’da İstanbul’da Atlantic Council’in Enerji ve Ekonomi Zirvesi’ni açarken yaptığı konuşmada bu konu üzerinde, biraz da bu yüzden durduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Kürt bölgesi dahil, Irak ve Azerbaycan enerji kaynakları gibi Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını Avrupa’ya taşımanın en ucuz ve güvenli yolunun Türkiye üzerinden boru hatları olduğunu vurguladı. 

Buraya kadar güzel. ABD’nin yeni kaya gazı üretim teknolojisinin doğalgazı sıvılaştırarak taşımayı giderek daha pahalı hale getireceğinin belli olmasının ardından boru hattı taşımacılığının önemi artacak gibi; Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya en yakın rota da Türkiye üzerinden. Ancak işler işte tam bu noktada karışmaya başlıyor.

Çünkü Doğu Akdeniz’de bulunan enerji kaynakları Kıbrıs Rum hükümeti, İsrail ve Mısır’ın ekonomik egemenlik bölgesinde. Türkiye’nin Kıbrıs Rum hükümetiyle diplomatik ilişkisi yok; zaten tanımıyor da. Gül’ün İstanbul’daki konuşmasında isim vermeden AB’yi Türkiye ile enerji faslını açması önündeki Kıbrıs vetosu nedeniyle eleştirmesi bu yüzden.

İsrail’le ilişkiler zaten 2010’da Gazze ambargosunu delmeye giden 9 Türk vatandaşının Mavi Marmara’da öldürülmesi üzerine çıkan özür krizi nedeniyle en alt düzeyde seyrediyor. Ve en son 23 Kasım günü Mısır, Türk Büyükelçisi’ni ‘istenmeyen kişi-persona non grata’ ilanıyla birlikte sınır dışı etti ve diplomatik ilişkileri alt düzeye indirdi. Yani bu üç hükümetle de ekonomik ilişkileri yükseltmeyi ulusal çıkar gördüğümüz bir dönemde, üçüyle de siyasi ilişkilerimiz kötü. Buna Doğu Akdeniz’e sahildar bir başka önemli ülkeyle, komşumuz Suriye ile herhangi bir diplomatik ilişkimizin kalmamış olduğunu eklemek zorundayız.

Mısır’ın Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı’yı sınır dışı etme ve Türkiye ile ilişkileri düşürme kararı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 22 Kasım’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Sen Petersburg’daki ortak basın toplantısında 3 Temmuz darbesiyle devrilen cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi yargılayanlara saygısının olmadığı sözlerine bağlanıyor. Erdoğan zaten baştan beri ne Müslüman Kardeşler’e olan ideolojik sempatisini gizledi ne de darbe sonuçlarını kabul etmeye yanaştı; arkasında İsrail olduğunu söylediği darbe yönetimiyle ilişkiye devam ettiği gerekçesiyle ABD ve AB ile ters düşmekten de çekinmedi.

Erdoğan, Mısır haberini Trabzon’da aldı. “Trabzon’la aramızda 61 şifresi var. Fetih 1461, plaka 61, ben de 61 yaşındayım” konuşmasını yapıyordu. Kahire’ye Mursi destekçilerinin ‘Rabia’ dört parmak hareketini çektikten sonra, karşılık olarak Türkiye’nin de Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abdelrahman Salah Eldin’i ‘istenmeyen kişi’ ilan ettiği kararını açıkladı.

Ancak Türk hükümeti, Mısır Büyükelçisi’ni geri gönderemedi. Çünkü Mısır Büyükelçisi 16 Ağustos’ta hükümetin Botsalı’yı (Rabıta Meydanı’nda 14 Ağustos’ta Mursi destekçilerine ateş açılmasıyla yaşanan katliamı takiben) geri çekmesine tepki olarak Ankara’dan ayrılmış ve geri dönmemişti.

Gerçi hükümet Botsalı’yı 5 Eylül’de, Faruk Loğoğlu ve Osman Korutürk’ten oluşan CHP heyetinin Müslüman Kardeşler dahil bütün taraflarla görüşmeye başlamasından bir gün sonra apar topar Kahire’ye geri göndermişti ama Mısır kendi elçisini göndermemişti. Üstelik Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi, “Arap olmayan Türklerin Arap âlemine liderlik etme çabası boşunadır” türünden bir açıklama da yapmıştı. Anlaşılan, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ‘din kardeşliğine’ vurgu yapan politikası Sünni sokağı dışında fazla yankı bulmuyordu.

Bu konuda bütün yükü Davutoğlu’na yıkmak doğrusu haksızlık; Dışişleri ve Cumhurbaşkanlığı ekibinin, işleri normalleştirmeye çalıştığı görülüyor. Dış politikaya giderek daha çok Başbakan ve Başbakanlık ekibinin damgasını vurduğu da öyle...

Ortadoğu’da oyunun kurallarının süratle ve şiddetle değiştiği bir dönemdeyiz. Sadece yarım kalan Arap Baharı’ndan söz etmiyorum.
İran’ın yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ABD Başkanı Barak Obama’nın eylül sonunda BM’de uzattığı eli karşılıksız bırakmadı ve ilk telefon üzerinden daha iki ay geçmeden, 24 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere ile AB’yi temsilen Almanya’dan oluşan P5+1 grubu ile nükleer programın denetimi üzerinde anlaştığını ilan etti. Karşılığında İran’ın nükleer enerji üretme hakkı tanınıyor ve üzerindeki ambargo hafifliyor; Ruhani, halkının iyiliğini öncekilere göre daha çok düşünen bir lider.
İran’la anlaşma Obama’nın Ortadoğu üzerinden küresel siyaset oyununu değiştirmek üzere yaptığı bu yıl içindeki ikinci hamle oldu. İlki, kaya gazı üretiminde ABD’nin bulduğu yeni teknolojiler sayesinde çok yakında ülkesinin Ortadoğu enerji kaynaklarına artık bağımlı olmayacağını açıklamasıdır; enerji fiyatları da yakında –bundan zarar görecekler yeni savaşlar çıkarmazsa- düşmeye başlayacaktır. Bu açıdan bakıldığında, P5+1 ile İran’ın vardığı anlaşmaya karşı çıkmakta İsrail’in yanında yer alan ülkenin Suudi Arabistan olması şaşırtıcı değildir. (Mısır’daki darbenin arkasındaki gücün de Suudi Arabistan olduğunu unutmayalım.)

ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan gibi iki stratejik ama görüntüde zıt uçlarda (biri Müslüman, diğeri Yahudi şeriatıyla yönetiliyor) ortağını bu temel konuda birleştirecek kadar kızdıran bu kararı kendi ulusal çıkarları doğrultusunda aldığı da açık. Bu konuda kararlılığını gösteriyor. 

Türkiye’nin bu gelişmeden çıkaracağı dersler olmalı. Cumhurbaşkanı Gül’ün Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda enerji güvenliği önceliğine, Avrupa-Doğu Akdeniz-Ortadoğu eksenine işaret etmesi de doğru. Ortadoğu’nun yol almakta olduğu yeni dengelerde ilkeler, diğer deyişle ideoloji merkezli diplomasinin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hizmet etmeyeceği giderek daha açık görülüyor. İlkesiz, ideolojisiz politika olmaz, olmamalıdır; ama politikanın sadece ilke ve ideolojiyle yürütülen dış politikanın Türkiye’ye Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de güçlendirmeye çalıştığı zemini tersine kaybettirmeye başladığına dikkat edilmeli.