Dışarıda başka, içeride başka

Hükümet dış siyasette de, iç siyasette de 'Risk olmadan rızk olmaz' ilkesiyle hareket ediyor. Ancak içte artan risk faktörü dışı etkilemeye başladı

‘Tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz’ sözleri dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e atfen gazetelerin çoğunda öne çıktı. Gül bu sözleri önceki gün Bursa’da, futbol milli takımları arasındaki maçtan önce görüştüğü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sargisyan’a söylemişti.
Yapılan gerçekten önemliydi. Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin soykırım iddialarından bağımsız olarak normalleştirilmesi, Türk dış politikasının üzerindeki en ağır yüklerden birisini hafifletecek bir adımdı. Aynı zamanda Ermeni-Azeri ihtilafının giderilmesine hizmet ederse, bölgesel barış ve istikrarı teşvik ederdi. Böyle bir gelişmenin mutlaka iç siyasetteki bazı gerilim kaynaklarının giderilmesi gibi bir faydası da olurdu; Hrant Dink’in böyle bir gerilimin tırmandırılması sürecinde öldürüldüğünü unutmayalım.
Gül’ün uçağıyla Ankara’ya döndüğümüzde saat sabaha karşı 02’yi geçiyordu. Vedalaşma faslında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na ‘Tebrikler, önemli bir aşama geride kaldı’ dedim.
O da aynı doğallıkla gülümseyerek ‘ne için tebrik ediyorsunuz?’ dedi. Soruyu anlamaya çalışırken, ‘Yani’ dedi, ‘Dün için mi, bugün için mi, yarın için mi?’
Bir önceki gün Davutoğlu, bakanlar kurulundaki dokuz arkadaşıyla Suriye’nin Halep şehrine gitmiş, Suriye ile askeri eğitim işbirliği anlaşması dahil protokollere imza atmış, Suriyeli muhatabı Velid Muallim ile yürüyerek sınırın Gaziantep tarafına geçmişlerdi. Bu arada İsrail’le söz düellosu da devam etmişti.
Bir gün sonra (yani bugün) ise Davutoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın heyetiyle Irak’a gidecekti. Daha önce ABD ile Meksika ve Almanya ile Fransa arasında yapıldığı türden bir Türkiye-Irak ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılacaktı. Bu toplantılar sonucu belki PKK ile mücadele alanında bazı somut adımlar atılabilirdi, ama daha önemlisi uzun vadeli ekonomik ve ticari işbirliği adımları olacaktı.
Davutoğlu, birbirini takip eden üç günde üç önemli konuda, büyük adımlar atan bir ülkenin Dışişleri Bakanı olarak yaptığıyla gurur duyuyordu. Bu doğaldı, Davutoğlu sorusuyla bu ruh halini dile getirmiş oluyordu.
Doğru, Türkiye daha önce uğraşmadığı sayıda büyük ölçekli dış politika konusuyla aynı anda uğraşıyor. Bunların neredeyse tamamının iç boyutu var. Ermenistan ile normalleşmeyi saydık. Irak ve Suriye ile normalleşmeyi Türkiye’deki Kürt sorunundan, daha dar anlamda PKK sorunundan ayırmak da mümkün değil.
Başbakan Erdoğan, muhtemelen Irak ile anlaşma ardından PKK konusunda bazı somut adımları bekliyor ve muhtemeldir ki CHP lideri Deniz Baykal ile görüşmesinde bunlardan bazılarını açıklamak, yani ‘Deniz Baykal’a eli boş gitmemek’ istiyor. Yine muhtemeldir ki, Baykal’ın -mektubunda koşul olarak yazmadığı- kamera önerisine bu nedenle yanaşmak istemiyor.
Bu durum, Erdoğan’ın dış politika konularını giderek daha artan oranda iç politika konuları cinsinden ifade etme eğilimini göstermeye başladı.
İsrail’e gösterdiği tepkiyi ‘Halkın duygu ve düşüncelerinin o yönde olduğu’ şeklinde açıklaması da bunu gösteriyor. Açık bir popülizm örneği olan bu ifadeyi geçerli sayarsak, o zaman Erdoğan’ın Türk halkının dünya rekorları kıran anti Amerikancılığını da dış politikasına temel ilke alması gerekir. Oysa bugün Türkiye, attığı pek çok dış politika adımını, ki Davutoğlu’nu doğal olarak memnun eden adımlar bunlar, ABD ile işbirliği içinde ve o sayede atıyor.
İsrail’in Filistin halkına karşı tutumuna karşı durmakla, nefret uyandırıcı söyleme düşmek birbirine karıştırılmamalı. Bu Türkiye’nin tutumuna uygun değil. Burada bir tutarsızlık var.
Bir tutarsızlık örneği daha verilebilir: Erdoğan, dış politika bağlantılı önemli iç politika meselesi olan Kürt açılımında Baykal’ın -bırakalım desteğini- diyalogunu ararken, Erdoğan’ın AB Bakanı Egemen Bağış, neredeyse her gün bir başka nedenle (dün çetecilik idi) lafı Baykal’a getirip yerden yere vuruyor; bunu neredeyse bir dikkat çekme yöntemi olarak benimsemiş görünüyor.
Eğer dış politikadaki adımlar, yani ülkenin stratejik öncelikleri, her gün değişebilen iç politika önceliklerine göre atılmaya başlarsa, bunun sonu hüsran olur.
Hükümet dış siyasette de, iç siyasette de ‘Risk olmadan rızk olmaz’ ilkesiyle hareket ediyor. Ancak içte artan risk faktörü dış politikayı olumsuz yönde etkilemeye başladı.
Başarılı dış politika, ülke içinden yeterli destek alabildiği ölçüde uygulanabilir. Dış siyasette yıllar sonra gelen baş döndürücü hız, hükümetin başını döndürmemeli.