En çetin pazarlık

Brüksel'den yapılan televizyon yorumlarına bakarsanız her şey sütliman, toz pembeydi. Hatta bir ara, muhtemelen Fransız kaynaklarının sızdırması olduğu anlaşılacak şekilde, Türkiye'nin tam üyelik dışında seçenekleri de...

Brüksel'den yapılan televizyon yorumlarına bakarsanız her şey sütliman, toz pembeydi. Hatta bir ara, muhtemelen Fransız kaynaklarının sızdırması olduğu anlaşılacak şekilde, Türkiye'nin tam üyelik dışında seçenekleri de dolaylı olarak kabul edebileceği haberleri bile yayıldı. Buna göre, metinde görüşmelerin tam üyelik amaçlı olduğu söylenecek. Ancak devamında "Görüşmeler kesilirse, Türkiye'nin AB ile ilişkilerini güçlendirecek önlemlere başvurulur" türünden bir cümle yer alacaktı. Haber açlığı ve konuk bulup yayın yapmak baskısı altındaki Türk basınının bu zaafını iyi değerlendiren Avrupalı diplomatların bu cümleyi 'orta yol', 'ideal çözüm' olarak nitelemesine karşın, Brüksel'deki Dışişleri ekibi bu yayınları duyunca küplere bindi. Bu apaçık, Türkiye'nin üyelik dışına itilmesine yol açabilirdi. Herhangi bir ülke, herhangi bir anda Türkiye ile müzakereleri keserse, bu Ankara'yı çok zor durumda bırakacaktı. Bunun üzerine bu kez onlar "Ama veya eğer ile başlayacak hiçbir cümlenin kabul edilmeyeceğini" duyurdular.
Diplomasi bir yandan kapalı kapılar ardında yapılan çetin pazarlıklarda, metinlerin satır aralarına gizlenmiş anlamlar üzerine, diğer yandan da medya üzerinden milyonların gözü önünde yürütülüyordu.
Önceki gün televizyonda yaptığı konuşma ile Türkiye'nin endişelerini bir ölçüde hafifleten Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın dünkü liderler yemeğine katılmaması, karamsarlığı artırdı.
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hem Ankara'dan ayrılmadan, hem Brüksel'e vardığında söylediği bir başka kritik konu, üyelik sonrasında Türk vatandaşlarının birlik içinde serbest dolaşım hakkının kalıcı olarak kısıtlanması idi. Bu da tam üyelik mantığına aykırı bir durumdu ve Ankara tarafından kabul edilmeyeceği ilan ediliyordu. Erdoğan, örneğin 7 yıl sınırı konulan Çek Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi, sonu belli kısıtların kabul edileceğinin işaretini vermesine karşın, dün Brüksel'de konunun üstelendiği anlaşıldı. Özellikle Avusturya ve Danimarka tarafından kurulan bir sağ blok bunda ısrarlıydı.
Nihayet, gece yarısına doğru Türkiye ile müzakerelere 3 Ekim'de başlanması Türkiye'ye önerildi.
Bu Erdoğan hükümetinin ısrarlı olduğu konuların başında gelen, kesin tarih açıklanması hedefine bir ölçüde ulaşıldığı anlamına geliyordu. Ama görüşmelerin açık uçlu olarak önerildiği haberleri hedefin ne ölçüde tutturulduğu konusunu da ortada bırakıyordu.
Sıra Türkiye'nin yanıtına geliyordu.
Ancak hem bu iki konuda, hem de daha önemlisi Kıbrıs konusunda beklenen düğümlenme gerçek oldu. Başbakan Erdoğan'ın Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ile görüşmesi sonrasında yüzler gülmüyordu.
Erdoğan'ın kısaca düğümün bugün saat 13.00'te, yani zirve sonuç bildirisinin açıklanmasıyla çözüleceğini açıklaması, pazarlığın yalnızca tarih üzerine olmadığının kanıtı gibiydi.
Zaten Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Brüksel'e götürdüğü ekibe şu anda Kıbrıs'la ilgili görevlerde bulunmayan, ama 2002-2004 sürecinde Kıbrıs müzakerelerini yürüten ekibin başı, eski müsteşar Uğur Ziyal, dosya sorumlusu Ertuğrul Apakan ve hukuk başmüşaviri Deniz Bölükbaşı'yı da Brüksel'e çağrılması, asıl mücadelenin hangi alanda geçeceğini gösteriyordu.
Bir çözüm, muhtemelen Türkiye'nin Gümrük Birliği anlaşmasını Kıbrıs Rum Cumhuriyeti dahil bütün AB üyelerini kapsayacak şekilde genişletecek müzakerelere başlayacağını ilan etmesi, ya da dönem başkanı Hollanda'nın bu konuda teminat vermesi ile çözülecek.
Ancak, Kıbrıs çözülüp diğer iki konu ortada kalsa da, diğer iki konu çözülse ve Kıbrıs çözülemezse de olumlu sonuca uluşılması zor görünüyor.
Bu tür zirvelerde sonuca her zaman en son aşamada ulaşılıyor. Ama bu kez, belki de aşamanın kritikliği nedeniyle pazarlık hiç olmadığı kadar çetin geçiyor.