Erdoğan-Baykal görüşmesi psikolojik eşik sayılmalı

CHP lideri Deniz Baykal dün Başbakan Tayyip Erdoğan'ın davet mektubuna olumlu yanıt verdi.

CHP  lideri Deniz Baykal dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın davet mektubuna olumlu yanıt verdi.
İki liderin görüşmesi belki uzlaşmayla sonuçlanmayacak. Baykal’ın dün Erdoğan’a gönderdiği mektupu okuduktan sonra uzlaşmayla sonuçlanmayacağı da tahmin edilebilir.
Gelinen aşamada bunun fazla bir önemi yok. Erdoğan, en başta Baykal’a gitmiş olsaydı belki sürecin halkın daha geniş kesimlerine mal olması ve hızlanması mümkün olurdu. Ama o artık geçmişte kaldı. Erdoğan’ın Baykal’a ulaşma girişimi geç de olsa doğru yönde atılmış bir adım oldu; Baykal da bu adımı karşılıksız bırakmadı.
Gelinen aşamada önemli olan Kürt açılımı üzerine bir Baykal-Erdoğan görüşmesinin yapılabilecek olmasıdır.
Bu görüşme iktidar ile (Meclis’e gelen her konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıma imkânı bulunan) ana muhalefet partisi arasında bir süredir kalıcılaşan diyalog kopukluğuna son verecek midir? Beklenti budur. Bu yönüyle görüşme, bir psikolojik eşiğin geride bırakılması anlamı taşır; en azından kutuplaşma gerilimi düşebilir.
Erdoğan’ın bu görüşmeye Baykal’ın beklediği gibi ‘açılımı açıklama’ dosyasıyla gelmesi halinde sırf eşiği aşmaktan daha öteye gelişmeler de mümkün olur.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ‘Somut adımlar aşamasına geldiği’ açıklaması, belki de bu aşamaya ait ilk işaretlerin Baykal görüşmesinde verileceğini akla getiriyor.
Baykal, görüşmenin baş başa Erdoğan’la yapılmasını istiyor.
Kamera kaydı konusuna fazla takılmamak lazım. Mektupta açıkça ifade edildiği gibi bu bir koşul değil; bir öneri. Aynı zamanda iki lider arasındaki güvensizliğin hangi boyutlara ulaştığının göstergesi. Zaten Baykal’ın Erdoğan’ın mektubu gönderir göndermez ‘geç kalıyoruz’ diye yakınması ardından yeni suçlamalara maruz kalmamak için ‘Ne zaman isterseniz, bir gün önceden söyleyin, hazırım’ yanıtı vermesi de bu güvensizliğe işaret ediyor.
Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Erdoğan-Baykal görüşmesinin önümüzdeki hafta gerçekleşebileceğini söyledi. Keza konunun Meclis’te görüşülmesini de 21 Ekim olarak açıkladı. Böylece ‘gecikmenin’ Baykal nedeniyle olmadığı da anlaşıldı.
Gecikmenin nedeni 14 Ekim’de Suriye, 15 Ekim’deki Irak seyahatleri olsaydı, Erdoğan, Baykal ile hafta sonu da görüşebilirdi.
Asıl nedenler; 20 Ekim’de yapılacak Milli Güvenlik Kurulu ve Irak seyahati ardından PKK’nın Irak’taki varlığına ilişkin bazı gelişmeler gibi görünüyor.
Erdoğan, Baykal’ın karşısına, Baykal’ın salvolarına karşı duracak malzeme ile çıkmayı isteyecektir mutlaka. 

Ermenistan ile imza sonrası
Ermenistan ile normalleşme protokollerinin imzası, Türkiye’nin yalnızca Ermenistan ile değil, genel olarak dış politikasının normalleşmesi yönünde atılmış bir adım sayılmalı.
Türk dış politikası, yarım asırdan fazla süredir, özellikle de 1944 Kıbrıs harekâtından bu yana Ermeni soykırımı iddialarının gölgesi altındadır.
Özellikle ABD ile ilişkiler, Kongre’ye getirilen soykırım iddialarını resmen kabul etme önergeleri nedeniyle dönem dönem eşitler arası ilişki olmaktan çıkmıştır.
Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerini Ermeni soykırım iddialarından ayrı olarak geliştirme siyasetini 1991’de Ermenistan’ın Sovyetler’den ayrılmasıyla benimsemiştir. Ancak temel olarak Ermenistan’dan kaynaklanan nedenlerle, ki buna Ermenistan’ın Azeri topraklarını işgali dahildir, bu ilişki gelişememiştir. Türkiye ile ilişkileri ülkesinin çıkarları doğrultusunda geliştirmek isteyen eski cumhurbaşkanlarından Levon Ter Petrosyan’ın Daşnakların
parlamentoyu basması sonucu canını kurtardığı ama devrildiği unutulmamalı.
Erivan’daki mevcut Serj Sargisyan-Edvary Nalbandyan yönetimi, Daşnakların ve diyasporanın inanılmaz engellemelerine karşın Türkiye ile normalleşme imzasını atarak, aslında hem ülkelerinin hem de -Azerbaycan’la ilişkileri dahil- bölge barışı ve refahı yönünde adım atmışlardır.
Türkiye’de Süleyman Demirel-Hikmet Çetin dönemi ardından süreci yeniden geliştirme işi Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül döneminde olmuş, dışişleri diplomatlarının yıllar süren sessiz çalışmaları (burada Ertuğrul Apakan, Ünal Çeviköz ve Aydın Sezgin’i özellikle anmak gerekiyor) sonucu, Ali Babacan’ın Dışişleri bakanlığı döneminde somut adım atılmış, son sürecin fikir babası olan Ahmet Davutoğlu’nun bakanlığı döneminde ise kâğıda dökülmüştür.
Bu süreç Türk Dış Politikası’nın evriminin önemli bir parçasıdır.