Erdoğan kimi kastetti?

Erdoğan'ın kastettiği kurumun önce Türk Silahlı Kuvvetleri olduğu yorumunu yaptık. Ancak daha sonra bu yorumun çarpıtılacağını düşündük.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün Meclis'te yaptığı "Cumhuriyet'i cumhur korur, kurumlar değil" konuşmasıyla kimi, neyi kastettiği dün Radikal bünyesinde epey tartışıldı.
Yazıişleri Müdürümüz Erdal Güven'le bu konuşmayı nasıl vermemiz gerektiğini uzun uzun konuştuk. Erdoğan bu sözlerin hemen ardından ana muhalefet partisi CHP'den söz ettiğine, Cumhuriyet gazetesinin cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine kampanyasında kullandığı kilit sözcüklere atıfta bulunduğuna göre, acaba kendi cumhurbaşkanlığına açıkça karşı çıkıp, bunu Cumhuriyet'e tehdit gören çevreleri mi hedef alıyordu? Tam seçim sürecinde yeni tahriklere başvurup, halkın karşısına yeni 'öcüler' çıkaracak olan, Başbakan'ı çok kızdırdığı anlaşılan CHP miydi tek hedef?
Ama ne CHP, ne Cumhuriyet gazetesine yasalarla verilmiş Cumhuriyet'i kollama görevi olmadığı gibi, Başbakanın bu kuruluşlar üzerinde 'eleştiri' dışında bir yaptırımı da yoktu. Ayrıca muhalefet odakları 'kurum' da değildi, kuruluştu.
Öte yandan devletin yargı, yasama, yürütme organları dışında kendisine "Cumhuriyet'i koruma ve kollama görevi" verilmiş bir kurum vardı: Türk Silahlı Kuvvetleri. TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesi, bu yönüyle 12 Eylül 1980 askeri darbesine de dayanak olmuştu. Acaba Başbakan Erdoğan, dünkü çıkışıyla, hiçbir hükümetin yapamadığını yapıp, Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in tavsiyelerine uyarak bu kanunun 35'inci maddesini değiştirmeyi mi düşünüyordu? Haberi bu açıdan görebilir miydik?
Sonra şunu konuştuk: Biz bu yorumu yaparsak, Başbakan muhtemelen son günlerde yaptığı çıkışlara bir yenisini ekleyebilir, kendisinin orduyu kastetmediğini, işte yine bazı mihrakların ordu ile hükümeti karşı karşıya getirmeye çalıştığını ve tam seçim sürecinde kışkırtıcılık yaptığını öne sürebilirdi. Kendimizi, hiç kastetmediğimiz ve hak etmediğimiz bir suçlamayla karşı karşıya bulabilirdik.
Sonunda haberi Başbakan'ın kurduğu cümleyle verip, yorumu okuyucuya bırakmak fikri baskın geldi.
Başbakan'ın dünkü çıkışıyla, 23 Şubat günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ardından yaptığı sert açıklamadaki çizgisini sürdürdüğünü söylemek mümkün.
Fikret Bila'nın haberi
Başbakan'ın MGK üzerine verilen haberlere kızdığı gün Milliyet'in manşetinde Fikret Bila imzalı 'Büyükanıt'tan görüntülü kanıt' haberi vardı. Fikret bu haberde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın o günkü MGK toplantısında PKK'nın Irak'ın kuzeyinde, Türkiye sınırının ötesindeki kamplarına ve faaliyetlerine ilişkin görüntüleri sunmasının beklendiğini söylüyordu.
Bu şimdiye kadar yapılan ilk MGK haberi değildi. Ayrıca Fikret Bila'nın haberinde devlet sırrı sayılacak, öğrenilmesiyle vatan ve vatandaşları tehlikeye düşürecek bir yan da yoktu. Yalnızca, zaten herkesce malum olan Irak'taki PKK varlığı bilgisinin MGK toplantısında askerler tarafından görüntü eşliğinde sunulacağını yazıyordu.
Öyleyse Başbakan'ı bu kadar kızdıran neydi ki, "Bir, bu sızdırma hareketini yapan; iki, bunu yayımlayanı" vatana ihanet içinde olmakla suçluyordu?
Ankara'da yeterince gazetecilik yapmış ve MGK toplantıları üzerine yeterince haber, yorum yapmış biri olarak, akla şunlar geliyor: 1- Başbakan MGK toplantısının başında bu habere dayanarak Genelkurmay Başkanı'na sitem etti, böylece kendisine yönelecek daha sert eleştirilere karşı 'önleyici atış' yaptı;
2- MGK toplantısında öyle konuşmalar geçti ki, Başbakan bunların da sızmaması için "Başbakan bu kadar sert konuşur mu? Konuşur" kaydını da koyarak önleyici atış yaptı. Üstelik MGK toplantılarında haber yapacak ne olduğunu da anlayamadığını söyledi.
Bu yaklaşım, Başbakan'ın hangi konuların haber olup, hangilerinin olmayacağına ilişkin bir rehber hazırlatmasına kadar varır mı bilmem.
Tabii burada Başbakanın asıl muhatabının gazeteci, kendi sözleriyle Bila'ya bu haberi sızdıran kaynak olduğunu vurgulamak gerekiyor. Zaten Erdoğan da haberin sızdırılmasını ihanet, yayımlanmasını ona ortaklık gördüğünü söylüyor. Fikret Bila, bu tür haberlerin hassasiyetini bilen, bunları sağlam olduğuna inandığı kaynaktan almadan yazmayacak bir gazeteci. Öyleyse, Başbakan tepkisini asıl yöneltmek istediği kaynağı, haberi ve haberciyi öne çıkararak mı perdelemeye çalıştı?
Halkın habere erişimini yasaklar ve korkutmalarla sonsuza dek engellemek mümkün olabilir mi?