Erdoğan, Kürtler, Suriye ve asker

Ne Erdoğan'ın işi kolay ne Özel'in. Ergin'in Heybeliada açıklaması ise acı ilacın şekerle kaplanacağına işaret olabilir.

Genelkurmay 30 Temmuz günü tarihe geçecek açıklamalarından birini yaptı.
Buna göre, iki bin kişilik bir ‘kaçakçı’ grubu, 350 silahlı atlıyla birlikte Suriye sınırında biber gazı kullanılarak durdurulabilmişti; anlaşılan bir miktar müsademe de söz konusu olmuştu. Genelkurmay iki gün önce de bin kişi kadar bir ‘kaçakçı’ grubunun Suriye sınırında silah zoruyla durdurulduğunu duyurmuştu.

Tabii Türk kamuoyu kaçakçılık faaliyetinin olabildiğince az kişiyle, gizli kapaklı, tercihan gece yapıldığını biliyordu. Hatta 34 kişi savaş uçaklarıyla Uludere’de PKK’lı sanılarak vurulmuş, öldürülenlerin kaçakçı olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca kamuoyu, Suriye sınırının diğer yanında PKK çizgisindeki PYD’nin öncülüğünde Kürtlerin özerkliğe doğru ilerlediğini de biliyordu. PYD Suriye’deki iç savaşta ne Şam ne Halep diyerek kendi işine bakıyor, dolayısıyla radikal İslamcı gruplarla da savaşıyordu. Oysa İslamcılardan El Nusra’nın El Kaide’ye katılmasıyla fevkalade hayal kırıklığına uğrayan hükümet için elde kalan direniş gücü Müslüman Kardeşler önemliydi. Ama Mısır’da askerin seçilmiş başkan Muhammed Mursi ve destekçisi Müslüman Kardeşler’i darbeyle yönetimden uzaklaştırmasıyla Suriye’deki Kardeşler’in Türkiye üzerinden alacağı destek daha da önem kazanmıştı. Hem Kürt özerkliği hem Suriye sınırı boyunca durumu görüşmek üzere PYD lideri Salih Müslim, işte bu yüzden davet edilerek MİT uçağıyla Türkiye’ye getirilmiş, Dışişleri ve diğer hükümet yetkilileriyle görüştürülmüştü.
Erdoğan yine 30 Temmuz’da, 24 Temmuz’daki Ortadoğu güvenlik toplantısının devamı niteliğindeki bir toplantıyı yönetmiş, burada (İsrail-Filistin görüşmeleri ve Mısır’daki durum da dahil, ama ağırlıkla) Suriye ve Kürt meselesi görüşülmüştü. Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin 31 Temmuz’da Ankara’da Başbakan Erdoğan ile görüşmesi de aynı çerçevede yapılmamış mıydı?
Dolayısıyla Genelkurmay’ın ‘kaçakçılar’ açıklaması sosyal medyada hayli müstehzi yorumlara yol açtı.

Genelkurmay’ın bu açıklamasından birkaç saat sonra Çankaya Köşkü’nden gelen haber ise Türkiye’nin demokratikleşme serüveni bakımından önemliydi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu tarihte Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesindeki değişikliği onaylamıştı. Böylece artık ordu ya da ordu bünyesinde oluşmuş bir cunta siyasete müdahale etmek ister, darbeye kalkışırsa yasal zeminden yoksun kalacaktı. Gündemin sıcaklığı içinde hak ettiği önemi bulamayan bu gelişme, demokratikleşme yolunda önemli bir adım sayılmalı.

Bu günlerde bir ‘demokratikleşme’ paketi hazırlığı daha söz konusu. Bu paket, hükümetin PKK ile sürdürdüğü görüşmeler açısından önem taşıyor; çünkü PKK bir yandan da ‘yasal adım’ talebiyle tehditlerini arttırıyor. 

Adalet Bakanı Sadullah Ergin dün, yani 31 Temmuz’da bu paketin Heybeliada’daki Halki Rum Ortodoks Patrikliği Okulu’nun yeniden açılmasını da içerebileceğini söyledi.

Özgürlükler bakımından olumlu bir gelişme; ancak bir başka duruma da işaret ediyor. Paket iç ve dış kamuoyu bakımından tadı o kadar acı gelecek ilaçlarla dolu bir reçeteye benziyor ki hükümet acı ilacı ABD ve AB kamuoyu bakımından dikkati başka yere çekecek tatlandırıcılarla kullanmayı düşünüyor. Bu nedenle 2014, belki 2015’e saklamayı düşündüğü Halki kartını şimdi kullanıyor.
Bu arada Erdoğan, Uludere istifasının yanı sıra Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’den hazır Yüksek Askeri Şûra toplanmışken birkaç önemli ismi daha sistem dışına çıkarmasını talep ediyor. Özel’in işi zor, bir yandan Suriye sınırı, diğer yandan PKK sorunu. Belki biraz da İlker Başbuğ ile meşgul Özel’in aklı; 5 Ağustos’ta hükümete karşı darbe girişimi suçlamasıyla Silivri’de hâkim karşısına çıkacak eski komutanıyla...
Doğrusu hayli karmaşık bir tablo; Erdoğan’ın işi de zor, kolay değil.