Erdoğan, Türkiye'nin Lincoln'ü olabilir

En önemli nokta savaşın bir an önce bitmesi doğrultusunda toplumda yükselen beklentidir. Burada barış dahi değil, savaşın bir an önce bitmesi arzusu önemli; ikisi ayrı şeyler.
Erdoğan, Türkiye'nin Lincoln'ü olabilir

Abraham Lincoln bugünün dünyasında siyasetle az çok ilgili herkesin adını bir çırpıda sayabileceği birkaç ABD başkanından birisi. Kurucu Başkan George Washington ve Lincoln’den sonra bundan elli yıl sonra da hâlâ hatırlanacak olan ABD liderleri muhtemelen John Kennedy ve bir de Barack Obama olabilir. Obama ilk Afrika kökenli başkan olduğu için hatırlanacaktır. Ama Lincoln de Kennedy de köleliğe ve ırk ayrımına karşı mücadeleleriyle adı tarihe kazınmış isimler; Obama’nın yolunu onlar açtı.

Lincoln’ün köleliği kaldırma mücadelesi bu günlerde sinemalarda Steven Spielberg’ün yönettiği bir filmin de konusu. Bugün Türkiye’de yaşanan sürecin içinde olan, ilgilenen, umut ya da endişeyle izleyen herkesin izlemesini isterim.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Lincoln filmini, eğer izlemediyse izlemesini özellikle tavsiye ederim.

Neden mi? Lincol’ün köleliğin kaldırılması ve siyahların (o da sadece yasalar karşısında) eşitliği için adım attığı koşullarla Erdoğan’ın bugün Kürt meselesine siyasi çözüm için adım attığı koşullar, siyasi atmosfer arasında şaşırtıcı benzerlikler var.

Benzerlikler derken, siyasi koşullardan söz ediyorum; yoksa bu toprakların asli halklarından olan Kürtlerle şekerkamışı ve sonra pamuk tarlalarında çalıştırılmak üzere zorla köle yapılarak Amerika’ya taşınmış Afrikalıların o bakımdan bir benzerliği yoktur. Öte yandan Kürt sorunuyla ABD’deki ırk ayrımının da bir benzerliği yoktur. Kürt sorunu içinden 29 isyan ve sonunda 30 küsur yıldır, 40 bin kişinin öldürülmesine yol açan, hedefine ulaşamasa da toplumda taban bulup ayakta kalan PKK gibi bir silahlı örgüt çıkarmıştır. Amerikalı Afrikalıların ne silahı ne örgütü vardır Lincoln döneminde; sadece hizmet etmekte, tarlalarda ya da askere alınıp silah altında ölmektedirler. Türkiye’de ise 1925 Şeyh Sait İsyanı’yla başlayan, İkinci Dünya Savaşı ardından Rusların kısa ömürlü Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni kurdurmasından itibaren yükselen ve 12 Eylül 1980 darbesiyle zirveye ulaşan Kürt kimliğinin inkârı siyaseti vardır. Benzeşmenin, ikisinin de insan ve hakları temelinde sorunlar olması nedeniyle olduğu söylenebilir.

Gelelim siyasi koşullara.. Lincol, seçilmesinin hemen ardından bölünüp tam da kölelik nedeniyle iç savaşa giren bir ülkenin başkanıdır. Köleliğe son vereceğini savaş sürerken ve ikinci seçime bir buçuk yıl kala açıklamış ve buna rağmen yeniden seçilmiştir. Şimdi, Güneyli ve köleliğin devamından yana ordular yenilme eğilimine girmişken Lincoln sözünde durup meclisten siyahların yasalar önünde eşit olduğu yasasını geçirmek istemektedir. (Bazı temsilciler, “Yarın siyahlara oy hakkı da istersiniz, hatta belki kadınlara da” diye tepki göstermektedir. İşin ilginci karşı çıkanlar daha sonra daha özgürlükçü çizgi benimseyecek olan Demokratlar, özgürlükten yana olanlar da muhafazakâr olan Cumuriyetçilerdir.)

Yani ortada bitme eğilimine girerken şiddetlenen bir savaş ve rejim değişikliği niteliğinde bir anayasa değişikliği süreci vardır.
Bugün Türkiye’de de Türk, Kürt kökenli demeden herkesin artık bitmesini istediği düşük yoğunlukta savaş ortamı ve rejim değişikliği niteliğinde bir anayasa değişikliği süreci vardır.

Lincoln yönetimindeki ABD ve Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de de savaşın ve anayasa değişikliği unsurlarının ilk sırasında insanın doğumdan gelen haklarının yasalar karşısında yeniden düzenlenmesi ve yürütme yetkilerinin nasıl kullanılacağı bulunmaktadır.
Burada kitleler açısından belirleyici olan en önemli nokta ise savaşın bir an önce bitmesi doğrultusunda toplumda yükselen beklentidir. Burada barış dahi değil, savaşın bir an önce bitmesi arzusu önemlidir; ikisi ayrı şeylerdir.

Lincoln, her iki taraftaki Amerikan halkının savaşın bir an önce bitmesi arzusunu görmüş bir liderdir. Neticede tribünlere oynamak durumunda olan meclisteki siyasetçilere bunun kabul ettirilmesinin ne kadar güç olduğunu görmekte, Güney’le barış görüşmelerine başlanması durumunda anayasa değişikliğinin geçmesinin zora düşeceğini, siyahların köle olarak kalmaya devam edeceğini bilmektedir. Bir yandan etik olmayan manevralarla Demokratlar’dan milletvekili ayartmaya, öte yandan kendi parti grubundaki anayasa değişikliği istemeyenleri de Güneylilerle diyaloğun gayri resmi sürdüğüne inandırma çabasındadır. Yani ortada birden fazla paralel diyalog süreci vardır. Bunlar süreken Kuzeyli ordular Güney’e karşı operasyonlarını eskisi kadar bağırıp çağırmadan sürdürmektedir.

Lincoln millette ve vekillerinde kölelik son bulursa savaşın da son bulacağı algısını doğurmayı başarmıştır.

Bunun ileride de örnekleri görülecektir. Örneğin 1917 Sovyet Devrimi, Bolşevikler’in çok iyi örgütlenmesi, eğitimsiz Rus köylülerinin de komünizmin erdemleriyle aydınlandığı için başarıya ulaşmamıştır. Hareketin önderleri Vladimir Lenin ve Leon Trotski halkın birinci arzusunun savaşın bitmesi olduğunu gördükleri için kitleler Çar’a karşı olanlardan yana durmuş, savaşmaktan bıkmış askerler o nedenle Bolşevikler’den yana saf tutmuştur. Trotski’nin 1918’de Brest-Litovsk barış antlaşmasında Rusya’nın savaştan ve işgal ettiği topraklardan çekileceğini açıklaması, devrimin en önemli motivasyonunun barıştan da önce savaşın bitmesi olduğunu gösterir.

Türk Kurtuluş Savaşı da tam olmasa bile benzer nitelikler gösterir. Yunanistan başta olmak üzere işgal kuvvetleri söz konusu olmasaydı, savaşlardan bıkmış, İsmet İnönü’nün deyişiyle artık evladını askere göndermek istemez hale gelmiş halkın hem de Halife’ye rağmen Kuvayı Milliye’ye katılması zor olurdu. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra 1926’da Musul sessiz sedasız bırakılarak Irak sınırı belirlendiğinde halkın (ve ordunun) yeni bir savaşa girme takatının kalmamış olmasını hesaba katmıştır. Musul sorunu ile bugün Kürt sorunu arasında güçlü bağ vardır. Keza Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne dek en önemli diplomatik başarısı olarak hâlâ İkinci Dünya Savaşı’na girmemesinin gösterilmesi rastlantı değildir.

En son dün Mardin’de konuşan Erdoğan’ın “Savaş kolaydır, barış zordur” söylemi, bu bakımlardan doğru ve içinde bulunduğu durumu yansıtan bir ifadedir.

Kürt meselesinin siyasi yoldan çözüm yoluna girmesi, Kürtlerin ve Kürt meselesini inkâr eden vatandaşların çoğunun da sırf kan dökülmesine artık son vereceği umuduyla sessiz ve ihtiyatlı desteğini almaktadır. Siyasetle uğraşanlar, bu diyalog süreciyle anayasa sürecinin bağlantılı olduğunu zaten görmektedir. Erdoğan’ın bu girişimiyle yürütmenin yetkilerini yargı ve yasamaya karşı arttırma planından endişe duyanların çoğu dahi, savaşın son bulması umuduyla aktif ya da pasif destek vermektedir. Sürecin içine giren BDP’nin de kendi içinde çatlaklara yol açma riskini göze alarak CHP’nin de bu yöndeki tutumu önemlidir. O nedenle bu desteğe, kendisine güçlü başkanlık verecek bir anayasa önceliğiyle yaklaşmaması sürecin başarısı bakımından önemlidir.

Erdoğan’ın bu durumu değerlendirmesinde ülkenin geleceği açısından büyük yarar vardır.

Erdoğan, Cumhuriyet tarihinde yüzde 50 oy desteğini görmüş üç siyasetçiden birisidir. Kürt meselesini barışçı çözüm yoluna koyduğunda Türkiye’ye dışarıdan bakanlar tarafından kurucu cumhurbaşkanı Atatürk’ten sonra hatırlanacak isim olacağı tahmin edilebilir.

Erdoğan, Türkiye’nin Lincoln’ü olabilir; Kürt sorununu çözüme çevirirse olabilir.