Erdoğan ve Obama: Benzersiz bir ilişki

Türkiye'ye, Batı'nın yeni Suriye stratejisinde açık ve kapalı önemli roller düşmekte.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone son iki haftadır Türkiye’nin dört bir köşesinde dolaşıp mesaj üzerine mesaj verdi. Önce doğu ve güneydoğuda Kürt sorununa siyasi çözüm amaçlı hükümet girişimine destek olan mesajlar geldi. Daha sonra, ABD’nin milli bayramı olan 4 Temmuz Bağımsızlık Günü öncesinde Türkiye’deki çeşitli Amerikan konsolosluklarında, nihayet dün Ankara’daki Büyükelçilik konutunda yaptığı konuşmalar geldi. Deneyimli diplomat bu konuşmalarda ılımlı, dikkatli ama yorumcular tarafından Gezi protestolarıyla irtibatlanmaya müsait açıklıkta mesajlar verdi.

Bölgedeki en büyük ve stratejik NATO (ve Amerikan) üssünün bulunduğu İncirlik’in de bulunduğu Adana’da 27 Haziran’da ve NATO Avrupa Kara Kuvvetleri Karargâhı’nın bulunduğu İzmir’de yaptığı konuşmalarda, Mustafa Kemal Atatürk ve 1963’te öldürülen Amerikan Başkanı John F. Kennedy’den alıntılara yer verdi. Alıntılar fikir ve ifade özgürlüğü ağırlıklıydı; Kennedy’den alıntısında halkının açık fikirle doğruyu yanıltmadan ayırt etme muhakemesinden korkan milletlerin ‘aslında kendi halkından korktuğunu’ söyledi.

İstanbul’da 2 Temmuz’da verdiği davette ise adeta Gezi protestoları altında dış mihrakların, faiz lobisinin Batılı müttefiklerin (son olarak Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın -sonradan öyle demediğini söylese de ‘Yahudi diyasporası’) parmağını arayan iddialara atıf vardı. Ricciardone şöyle diyordu: “Amerikalılar, müttefik demokrasilerdeki herhangi bir ülke veya insan topluluğundan kendisine veya müttefiklerine yönelik bir tehdit görmemekte ve bundan korkmamaktadır.”

Bir de Ricciardone’nin sık sık tekrarladığı Amerikan Anayasası’nın giriş maddesindeki ifade var. Birinci şart olarak Kongre’nin inanç, ifade, basın, barışcıl toplantı ve hükümete taleplerini iletme özgürlüğünü kısıtlamak için yasa çıkaramayacağı böylece karara bağlanmış. Tabii yeri gelince “Sınırsız özgürlük nerede görülmüş” diyebilen Türk siyaset erbabı, bu atıf hatırlatılınca bu sözlere aynen katıldığını, zaten Türk anayasasında da bütün bunların serbest olduğunu söyleyebiliyorlar. Oysa söyledikleri diplomatlar, son bir aydır Türkiye’de neler olduğunu ya büyükelçiliklerinin, konsoloslukların penceresinden dışarı bakmak ya da ana akım medyanın bir kısmı görmezden gelse de sosyal medyayı takip etmek suretiyle görebiliyorlar.

Diğer yandan ABD Büyükelçisi nasıra basmamaya çalışarak açıklamalarını yapıyor olsa da Gezi eylemlerinin ilk bir hafta on gününde, tıpkı AB başkentlerinden olduğu gibi Vaşington’dan da yağmur gibi yağan hak ihlali uyarıları daha sonra bıçakla kesilircesine durdu. Buna hayıflanıyor değilim, sadece ismini koymaya çalışıyorum. Biraz yakından baktığımızda Beyaz Saray’ın 13 Haziran’da yaptığı “Suriye kırmızı çizgiyi aştı, muhaliflere yardım edeceğiz” açıklamasından sonra Vaşington’dan demokrasi ve haklar vurgulu eleştirinin kesildiğini, yerini Ricciardone’nin bardağın dolu tarafını vurgulayarak yaptığı temkinli açıklamaların kaldığını görebiliriz. Türkiye’ye Batı’nın yeni Suriye stratejisinde açık ve kapalı önemli roller düşmektedir ve Türkiye, Şam’daki Beşar Esed diktatörüğünün devrilmesi için bu rolü yerine getirmektedir.

Şöyle bir durum da var ama: ABD Başkanı Barack Obama’nın geçen yıl dünya üzerinde en yakın hissettiği beş liderden biri olarak saydığı Başbakan Erdoğan’ın halen dünya üzerinde söylediklerine gerçekten kulak vediği tek lider de muhtemelen Obama’dır.

Obama’nın 25 Haziran’da Erdoğan ile yaptığı uzunca telefon görüşmesinde iki konunun, Suriye ve Türkiye’deki gösteriler konularının ele alındığı her iki tarafça da açıklanmıştır.

Ricciardone dün son iki haftadaki dizinin son konuşmasını yaptığı 3 Temmuz günü, Ankara’dan önceki görev yeri olan Kahire’de yeni kurulma çabasındaki Mısır demokrasisin geleceği bakımından karanlık geçmiştir. Bölgede, özellikle Müslüman toplumların demokratik geleceği bakımından kritik gelişmeler söz konusudur.

Türkiye’deki laik ve demokratik sistemin gelişerek devamı bu bakımdan ayrıca önem taşımaktadır. Obama yönetimi, eğer ‘müttefiki’ Türkiye’nin ‘Şark usulü’ değil, birinci sınıf bir demokrasi olarak güçlenmesini istiyorsa, Obama’nın Erdoğan’ı bu doğrultuda cesaretlendirmesi, desteklemesi için şu dönem uygun bir zaman sayılmalıdır.