Erdoğan'a mı, Davutoğlu'na mı baksınlar derken bir de Gül çıktı

Güvenlik Paketi tartışmalarında CHP, MHP, HDP vekillerine dünyayı dar eden AK Partililerinin sinirli hali aday listeleri yaklaştıkça üst katlarda esen ters rüzgârlardan olabilir mi?

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül’ün 7 Haziran seçimleri için adaylığı sorulduğunda “Zamanı değil” dedi ya…

On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cuma namazı çıkışında tesadüfen hepsi oraya toplanmış habercilerin sorularını yanıtsız bırakmak istemedi.

Önce Davutoğlu’na bir dokundu geçti, “Ben bu partinin kurucusuyum” diye altını çizdi, hatta daha kurulmadan önce “Yenilikçiler” hareketini de hatırlattı, başarılarının devamını diledi.

Sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a geldi ve o durakta biraz daha uzun kaldı.

***

Aslında doğrudan Erdoğan’dan söz etmedi Gül, ama konuştuğu iki konu da Erdoğan’ın son zamanlardaki ısrarlı çıkışlarına dairdi.

Aranızdan “Gül konuşsa ne olur?” diye soranlar çıkabilir. O kadar peşin hükümlü olmayın derim.

Gül’ün Erdoğan’ın davetiyle (açıkladığına göre masraflarını ödeyerek yaşadığı) İstanbul Huber Köşkü, ziyaretçilerin çokluğu bakımından Çankaya günlerini aratmıyor.

Özellikle AK Parti çevrelerinde, bunalan soluğu orada alıyor.

***

Dolayısıyla Gül’ün söyledikleri AK Parti bünyesinde kimsenin, özellikle de şu aday listelerinin kesinleşmesi döneminde dile getirmeye cesaret edemediklerini yansıtıyor.

Gül’ün değindiği konulardan birisi Erdoğan’ın dilindeki başkanlık sistemiydi.

Diğeri de tam da o sırada Elazığ’da konuşan Erdoğan’ın “Öyle ya da böyle çıkacak” diye muhalefete meydan okuduğu Güvenlik Paketiydi.

Erdoğan’ın bir an önce bu şekliyle çıkmasını istediği yasa hakkında Gül’ün “Hükümete tavsiyesi”, bazı hükümlerinin “Gözden geçirilmesiydi”; özellikle de polise “aşırı yetkiler” veren hükümlerin.

***

Bu sözlerin Erdoğan’ı pek mutlu etmeyeceğini siz de düşünüyorsanız, o zaman bir de başkanlık sistemi hakkında söylediklerini, okumadıysanız bir daha okuyun derim.

Gül, “Türk tipi parlamenter” sistemden yeterince çekildiğini, şimdi bir de “Türk tipi başkanlık sistemiyle” uğraşmamak gerektiğini, yani evrensel ölçülere uyulması gereğini vurguladı.

Gül’e göre başkanlık sisteminin demokrasi kitabında yeri vardı. Ama daha önce denge-denetleme bahsinde de Erdoğan’la ters düşen Gül için başkanlık olacaksa ABD’deki gibi güçler ayrılığı, hukuk devleti açıkça tanımlanmalıydı.

Erdoğan, malum ABD’deki sistemin Başkan’ın işini yavaşlattığını düşünerek verimsiz, etkisiz buluyor.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan güçlü başkanlık sistemiyle neyi kast ettiğini, kimseyi kandırıp yanıltmadan daha önce açık seçik anlatmıştı.

Güçler ayrılığı yürütme gücü lehine yeniden tanımlanmalıydı. Yargı üzerinde yasama ve yürütmenin daha çok söz hakkı olmalıydı. Başkanlık ve yarı-başkanlık sistemlerinde görülen senato gereksizdi, işi yavaşlatırdı. Denge-denetleme için yalnızca Meclis yeterliydi.

Bu sistemde Başbakana da gerek yoktu. Belki bakanlar kurulu koordinasyonu niyetine Başkan Birinci Yardımcısı yeterliydi. Yürütme erkini kullanmada Başkana ortak olması yanlıştı.

Bu sistemi “diktatörlüğe, ya da “sultanlığa” gidiş olarak ileri süren muhalefet ise yanılıyordu, çünkü doğrudan sandıktan çıkan oy desteğine dayanacağı için asıl demokratik olan buydu.

***

Sorun, Erdoğan’ın bu talebini hatta artık en az 400 milletvekili düzeyinde tekrarlamasına karşın henüz ne AK Parti yönetiminden, ne de hükümetten açık destek geldi.

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç da, AK Parti sözcüsü Beşir Atalay da bu konunun henüz gündemlerine alınmadığını açıkladı.

Başbakan Davutoğlu’dan da, başbakanlık yetkilerinin hayli kırpılmasını öngören bu taraşıma açık bir destek bugüne kadar gelmiş değil.

İnsanın aklına acaba AK Parti’de belli siyaset tecrübesine sahip isimlerin eksiklerine rağmen parlamenter sistemi tercih ettiği, bir kişiye bu kadar güç tanıyan bir sistemden çekindikleri ve bunu dile getirmenin de Gül’e mi düştüğü sorusu geliyor.

***

Erdoğan’ın bakanlar kurulunu yöneteceğinin Binali Yıldırım tarafından duyurulmasından ve Erdoğan’ın Davutoğlu’nun müjdelediği şeffaflık reformunu AK Partililere şikâyet etmesinden bu yana, yetkilerin kullanımı bakımından her şeyin süt liman olmadığı görülüyor.

Vaziyet Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığından Erdoğan’ın ısrarına rağmen Davutoğlu’nun çağrısıyla çekilmesinden, daha doğrusu bunun Erdoğan tarafından duyurulma şeklinden bu yana daha da karışık bir hal aldı sanki.

Öyle ya, o zamana dek her dediğinin kabul görmesine alışılmış Erdoğan, sözünün dinlenmediğini, otoritesinin tanınmadığını halka şikâyet ediyordu.

Bu durumun Kandil’de, PKK yönetiminde bile yankıları olmuşken AK Parti Meclis Grubu'nda olmaması düşünülemezdi.

***

Bu işler çıkana dek AK Partili vekiller ve vekil olmak isteyenler bakımından tablo basit görünüyordu.

Evet, aday listesi hazırlama yetkisi Davutoğlu’ndaydı ama otorite Erdoğan’daydı. Bu meşruluğu müphem algıya göre, Davutoğlu’nun mutlaka listeler üzerinde bir etkisi bulunsa da asıl ağırlık Erdoğan’ın olacaktı. Dolayısıyla aday adaylarının nereye bakacağı belliydi.

Halk arasında “kıblesi şaştı” derler, belki o tabiri kullanmak doğru değil, ama insanın aklına şu soru geliyor:

Acaba AK Partili vekillerin Güvenlik Paketi görüşmeleri sırasında CJHP, MHP, HDP demeden muhalefete karşı cengâver hareketlerinin altında kimin gözüne bakıp onayını alacağının belirsizliğinden kaynaklanan bir asabiyet mi var?

Neyse, cevabı bulmak için fazla beklememiz gerekmeyecek. Şurada 7 Nisan’a ne kadar zaman kaldı?