Erdoğan'ın AB 'sıkıntısına' Şanghay çare olur mu?

Erdoğan ne AB ile Şanghay'ın iki ayrı dünyayı temsil ediyor olmasında bir çelişki görüyor ne de bunları birbirine alternatif görüyor.

Aslında konunun Şanghay İşbirliği Örgütü’yle hiçbir alakası yoktu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Sen Petersburg şehrinde Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’le ortak basın toplantısında o sorunun yöneltildiği lider Erdoğan bile değildi.

Bir Rus gazeteci Putin’e Ukrayna Meclisi’nin bir AB programını reddedişi üzerine bir soru sordu. Ukrayna Meclisi, AB programının hapisteki eski Ukrayna lideri Yuliya Timoşenko’nun serbest bırakılmasıyla ilişkilendirilmesini ‘içişlerine müdahale’ sayarak reddetmiş, sokaklar karışmıştı.

Putin bu sorunun etrafından dolaştı ve kendine özgü espri anlayışıyla topu Erdoğan’ın önüne attı. (Putin dün bir de gayet maço bir espri yaptı zaten. Bir gazeteci, Rusya tarafından bir gün önce kefaletle serbest bırakılan kadın Yeşilbarış, Greenpeace eylemcisi Gizem Akhan’ı Başbakan’ın kendi uçağıyla Türkiye’ye götürüp götürmeyeceğini sordu; gayet makul bir soruydu. Putin, şakasını tutamadı: “Eşiyle buraya geldi. Nasıl götürebilir?” Bu lafa hem iki lider, hem de onlara eşlik eden tamamı erkek bakanları pek güldüler.)

Konumuza dönersek, Putin Ukrayna-AB sorusunu cevaplamaktan kaçınıp “Türkiye’nin AB ile görüşmelerde büyük tecrübesi var, Türkiye’den soracağız” diye topu Erdoğan’ın önüne bırakınca, zaten bu konuda çok dolmuş olan Başbakan Erdoğan kendini tutamadı: “Çok doğru, 50 yıllık tecrübe kolay değil. Ben Sayın Başkan’ın tabii bu tespitine karşı bir başka tespitle diyorum ki Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na gelin Türkiye’yi alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın. Biz bunun yanında Avrasya’daki ülkelerle ilgili de serbest ticaret anlaşmasına varız.”

Türkiye’nin Amerikalı ve Avrupalı müttefikleri, Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin son birkaç haftadır yeniden AB hedeflerine, Batı’nın demokratik değerlerine bağlılık tazeliyor olmasına bakıp, Putin’den Şanghay talebiyle arada çelişki görüyor olabilirler. Erdoğan’ın Mısır ve Suriye siyasetinde ince ayara gerek duyması, o arada yayımlanan İlerleme Raporu’nda Gezi başta olmak üzere hak ve özgürlükler alanında eleştiriler gelmesi, Ankara’nın hedef tazelemesinin ardından açılan müzakere faslı ve devamında ilişkilerdeki düzelmeyle Şanghay talebinin ilgisini kuramayabilirler.

Oysa Erdoğan ne AB ile Şanghay’ın iki ayrı dünyayı temsil ediyor olmasında bir çelişki görüyor, ne de bunları birbirine alternatif görüyor. Açıkça söylemese de, bu şakayla karışık Şanghay talebinin Türkiye’yi bütünüyle kaybetmek istemeyen Avrupalılara karşı bir koz olmasını umuyor. Ama AB’nin Türkiye’yi yarım asırdır oyalamasından (haklı olarak) sıkılıp, çareyi Avrupa demokratik değerleriyle ilgisi olmayan otoriter ülkelerin göstermelik örgütü Şanghay İşbirliği’nde aramak, ABD ve AB silah şirketlerini Çin füzesi kartıyla rekabete ısındırmaya benzemiyor; aynı şey değil. Açıkçası, Amerikan Merkez Bankası’nın yeni kararlarının Türkiye gibi yükselen ekonomileri (‘Kırılgan Beşler’ adı takılmış uluslararası mali çevrelerde, biri de Türkiye) tehdit ettiği bir dönemde AB ile ilişkilerin, mesela Gümrük Birliği’nin karşısına ‘Avrasya’ ticaretini koymak pek zamanlı da değil.

Bu konuda Ankara’da bir yaklaşım farkı da mevcut... Örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de AB’nin Türkiye tutumunu eleştiriyor. Örneğin, 21 Kasım’da İstanbul’da Atlantik Konseyi Enerji Zirvesi açılışında, Irak ve Azerbaycan (hatta siyasi atmosfer uygun olursa Kıbrıs ve İsrail) petrol ve gazını yeni boru hatlarıyla Avrupa’ya taşıyarak enerji güvenliğine katkıda bulunan Türkiye ile enerji faslını açmayan AB’yi eleştirdi Gül. Ama Gül’ün olumlu seçenek sunan eleştirisiyle, Erdoğan’ın ‘başka yer bulsak da gitsek’ eleştirisi aynı yaklaşıma sahip değil. Üstelik ne Türkiye’nin Şanghay’a alınacağı senaryosuna ne de Türkiye’nin ekonomisinin temelini oluşturan dış satımının yarısını yaptığı AB ile kopmak isteyeceğine ihtimal veren de yok.

Ankara, Şangay konusunu daha çok açtıkça, bu tezin daha az ciddiyetle karşılanacağını görmek zorunda.