Erdoğan'ın Suriye-Esad çizgisinde önemli değişim

Erdoğan'ın dün, yani 24 Eylül'de çıkıp "Belki geçiş sürecinde Esed ile gidilebilir" demesi önemle kaydedilmeli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Bayram namazı çıkışında Suriye konusunda şöyle bir cümle kurdu:

“Burada Esed'siz bu sürecin olması veya geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir ama asıl olması gereken muhalefetin, bir defa Esed'le zaten bir Suriye geleceğini kimse görmüyor.”

Karmaşık, Erdoğan’ın net cümlelerine benzemeyen bir ifade değil mi?

***

Bu ifadenin asıl can alıcı noktasını söylemenin Erdoğan açısından zorluğundan kaynaklanıyor muhtemelen.

Söylediğinin özü şu: “Geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir”.

Bu, Ankara’nın iç savaşın çığrından çıktığı 2011 yazından bu yana izlediği Suriye ve Beşar Esad çizgisinin artık alenen değiştiği anlamına geliyor.

***

Aslına bakarsanız Türkiye’nin de taraf olduğu Cenevre anlaşması Suriye sorununa çözüm doğrultusunda, neticede ülkesine artık hakim olmasa da rejimini sürdüren Esad’ı dışlamıyor.

Ama Türkiye bu ihtimali hep reddetti. Mesela ABD ve çoğu Avrupa ülkesi de “yeni Suriye’de” halkına Esad’a yer olamayağını dile getirdi, ama bunun o “geçiş sürecinin” sonunda olabileceğini de söylediler; önemli olan yeni Suriye’de Esad’ın yönetimde olmamasıydı.

Oysa “Kardeşim Esad’dan”, (benim için hep bir diktatör olan) “Zalim Esed’e” dönüş yapan Erdoğan-Davutoğlu ekibine göre, artık Esad ile konuşacak bir şey yoktu; geçiş döneminde de yer alamazdı.

***

İşte bu nedenle Erdoğan’ın dün, yani 24 Eylül’de çıkıp “Belki geçiş sürecinde Esed ile gidilebilir” demesi önemle kaydedilmeli.

Peki, Erdoğan bu adımı neden attı?

Nedenini anlamak için zamanlamasına da bakmak ve üç gelişmeyle birlikte değerlendirmekte yarar var.

***

Birincisi, Erdoğan bu açıklamayı 23 Eylül’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in davetlisi olarak cami açılışına gittiği Moskova’dan dönüşünde yaptı. Moskova’da Putin ile de görüşmüştü.

Ama Putin, Erdoğan ile görüşmesinden önce bir engelleyici hamle yaptı: Erdoğan’ın mesela Suriye’de “güvenli bölge” kurulması ve benzeri konularda Birleşmiş Milletler vetosunu kaldırmasını istemesi ihtimaline karşı, Kremlin’e bir açıklama yaptırdı.

Hayır, Rusya kimseyle Suriye’nin geleceği üzerine konuşmayacaktı, o Suriye halkının işiydi. Suriye’de bir insanlık felaketinin yaşandığını, geleceğin serbest seçimlerle tayin edilmeyeceğini elbette Putin de biliyordu; sadece kendi elinin Erdoğan’ınkinden daha güçlü olduğunu göstermek istiyordu.

***

İkincisi, bu açıklamayla aynı gün Almanya Şansölyesi Angela Merkel çözüm için belki Esad ile de görüşmek istediğini söylemişti.

Bu, Türkiye’nin çok daha ağırıyla senelerdir karşı karşıya olduğu Suriyeli göçmen dalgasının travmasını yaşayan, bir anda (1 milyar Avro yardım sözü vererek) Türkiye’nin önemini hatırlayan ama Esad ile konuşmadan “Olmuyor işte” demek istemeyen Avrupa Birliği’nin sesiydi.

***

Üçüncüsü, açıklamanın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun BM Genel Kurulu için dün New York’a hareket etmesinden bir kaç saat önce yapılmış olmasıdır.

Erdoğan’ın, kendi siyasi hedefleri için kritik önemde olan 1 Kasım seçimlerine bir ay kadar kala Davutoğlu’nun seçim kampanyasının değerli bir haftasını BM’de geçirecek olmasından memnun mudur?

Siyaset kulislerine kulak verecek olursanız, değildir. Ama Davutoğlu için Türkiye’nin Suriye politikasını, mültecilerin selameti için neden “güvenli bölge” gerektiğini ve Esad’ın neden bir an önce gitmesi için işbirliği gerektiğini, kendi deyişiyle “Dünya liderlerine” anlatmak önemlidir.

***

Peki, Erdoğan’ın “belki geçiş sürecinde Esed” açıklaması ardından Davutoğlu hangi çizgiyi savunacaktır?

Kaldı ki Erdoğan Putin’le, Türk-Rus ve ABD dışişleri bakanlarının BM’de üçlü bir görüşme yaparak Suriye konusunda mesafe almaları konusunda anlaştıklarını da açıklamıştır. “Geçici seçim hükümeti”  Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, zaten geçtiğimiz hafta hem Rus mevkidaşı Sergey Lavrov, hem de  ABD’li mevkidaşı John Kerry bu konularda ayrıntılı görüşme yapmıştır.

Aslında BM’de gözler Putin ile ABD Başkanı Barack Obama arasındaki görüşmede olacaktır.

***

Erdoğan’ın Suriye-Esad tutumundaki değişikliğin gerekçesini dünkü açıklamasının satır aralarında bulmak mümkün.

Esad bir süredir, Suriye’nin batısında, Akdeniz sahili ile Şam, Lazkiye, Tartus, içeride Hama ve Humus’u kapsayan, Erdoğan’ın deyişiyle bugünkü topraklarının yüzde 15’i kadar olan bir bölgede, daha çok Alevi/Nusayri nüfus ağırlığında bir “küçük Suriye” kurmaya hazırlanıyor; Erdoğan dün buna “Butik Suriye” adını taktı.

Bu Suriye’nin artık resmen bölünmesi, geri kalan kısımda da IŞİD kontrolünde bir radikal Sünni yönetim ile Türkiye sınırında bir PKK/PYD kontrolünde bir Kürt yönetimin kurulması demek.

Türkiye’nin sınırında Ankara’nın terörist saydığı iki devletin fiilen ortaya çıkması ihtimali, Ankara’yı –en azından geçiş döneminde- Esad’ın varlığını kabule mecbur bırakmış görünüyor.

***

Tabii burada Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını, Erdoğan’ın Obama ile Temmuz ayında yaptığı anlaşma sonucu Türkiye’nin İncirlik üssünü ABD önderliğindeki IŞİD operasyonlarına açmasından sonra olmasına dikkat edilmeli.

ABD ve AB İncirlik’e bakınca IŞİD’den çok IŞİD ile savaşan PYD/PKK’ya yönelik operasyonları görüyor ama, Rusya İncirlik’e bakınca, bütün Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki tek askeri üssünün bulunduğu Suriye’deki –Rusya ve İran desteği olmaksızın bir gün ayakta kalamayacak olan- rejime yönelik bir Türk tehdidini görüyor.

Putin’in Erdoğan’a ve Batıya, doğrudan sözleriyle olmasa da vücut diliyle, ‘Suriye parçalanırsa bana göre hava hoş, Akdeniz’deki üssümü ‘küçük Suriye’yi koruyarak korurum, zararı siz görürsünüz’ türünden bir mesaj verdiği ortada.

Neticede Putin, Ukrayna krizinde de benzeri bir taktikle, bölünme tehdidini hep elinde tutmuş ve ABD’nin Ukrayna nedeniyle kendisiyle çatışmaya girmeyeceği varsayımından hareketle –her istediğini olmasa da- istediklerinin çoğunu alabilmiştir

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir süredir (hatta iki hafta kadar önce bir AK Parti heyetiyle de) toplantılarında, kendisi hükümeti bıraktıktan sonra dış politikanın gidişinden memnun olmadığını söylediği kulislere yansımış bulunuyor.

Tabii Türk dış politikasındaki sorunların Erdoğan başbakanlığı Davutoğlu’na devrinden sonra başladığını söylemek Davutoğlu’na haksızlık olur; beraber yürüdüler hep bu yollarda.

Kaldı ki, Erdoğan hükümeti bıraktıktan sonra seyirci değil Cumhurbaşkanıydı. Hem de hükümetin her işine müdahil olan, Başkan gibi davranma eğiliminde bir cumhurbaşkanı.

***

Dolayısıyla burada da (tıpkı Fethullah Gülen cemaatiyle şimdi düşmanlığa dönen işbirliğinde görüldüğü üzere) bir “Kandırıldım” manevrası yapma imkanı zordur.

Ama Erdoğan’ın bu manevrası, ABD ve AB’ye Suriye konusunda daha rahat manevra yapma imkanı vermiştir.

Neticede Türkiye, Suriye’ye sınırdaş ve Suriye’nin geleceğinde payı olacak bir oyuncudur. Ama uluslararası ilişkiler sahnesinde “Benim dediğim olmalı, çünkü ben haklıyım” söylemine yer olmadığı artık acı deneyimlerle anlaşılmış olmalıdır; bu ABD için de, Rusya için de böyledir, Türkiye için de.