Fazıl Say'daki korkular, Avrupa'daki korkulara benziyor mu?

Geçenlerde Avrupa Birliği üyesi ve NATO'da müttefikimiz olan bir ülkeden gelen kurmay subay adaylarına Türkiye'nin iç ve dış siyasetindeki son durumu anlatma teklifi aldım.

Geçenlerde Avrupa Birliği üyesi ve NATO'da müttefikimiz olan bir ülkeden gelen kurmay subay adaylarına Türkiye'nin iç ve dış siyasetindeki son durumu anlatma teklifi aldım. Altmış kadar subay, Türkiye, Rusya ve ABD'de temaslarda bulunmak, öğrenmek üzere bir turdaydılar. Böyle bir bilgi edinme turu için ABD ve Rusya'nın yanı sıra Türkiye'nin seçilmiş olması bile ilginçti. Kabul ettim.
Bu tür toplantılar gazetecilik açısından bilgi vermekten çok, bilgi alınan toplantılara dönüşebilir. Size ayrılan sürenin azını konuşmak, çoğunu soru kabul etmekle geçirmeniz yeterlidir. Sorulan sorular, konuştuğunuz grubun ilgi alanını adeta ayna gibi yansıtır ve uğraşsanız elde edemeyeceğiniz bilgiye ve izlenime kısa sürede erişmenizi sağlar.
Bu kez de öyle oldu. Bir otelin konferans salonunda yapılan toplantıda, kısa bir durum özetinin ardından sorular kısmına geçince şöyle bir tablo ortaya çıktı: Önce o sıralar daha da sıcak olan Irak-PKK-ABD üzerine birkaç sorunun ardından neredeyse el kaldıran subayların çoğunun sorusu Türkiye'nin AB ile sancılı ilişkisi üzerinden aynı konu etrafında yoğunlaşmaya başladı. Sunumda ayrıntılara girmemiş olmam, subayların hangi konularda bilgi ve ayrıntı edinme ihtiyacı içinde olduklarını da ortaya koyuyordu.
Durum o kadar belirgin hale geldi ki, sürenin sonuna doğru heyetin başındaki kıdemli subay söz aldı ve "Kusura bakmayın" diyerek devam etti: "Belki aynı konuda bu kadar çok soru canınızı sıkmış olabilir. Ama bir süredir Avrupa'nın belli bir kısmı ciddi bir endişe, hatta paranoya içindeyiz (Evet, paranoya kelimesini kullandı-MY) Dünyadaki İslami yükseliş, İslamcı yükseliş (Her iki kavrama da ayrı kavramlar yükleyerek kullanıyordu-MY). bizi endişe içinde bırakıyor. Sizin konuşmalarınız da gösteriyor ki, Türkiye ne İran, ne Malezya, ne Suudi Arabistan olur; bunu da laik sistemine, demokrasisine borçlu.
AK Parti'nin de İslam dünyasındaki diğer iktidar partilerinden, Türkiye'de aynı tabana dayanan daha önceki örneklerinden farklı olduğunu, seçmen desteğiyle iktidara geldiğini görüyoruz. Yine de İslami yaşam tarzının Avrupa'daki özgürlükçü yaşam tarzını tehdit edebileceğinden korkuyoruz.
Bu nedenle size 'gizli gündem' soruları soruluyor."
Subayın izahatındaki 'Bir süredir' vugusu da, geniş anlamda 11 Eylül 2001 El-Kaide darbesi sonrasını anlatıyor. Tabii sorular 'gizli gündem' ile sınırlı değildi. Son zamanlarda Türkiye'deki Hıristiyanlara yönelik cinayetlerin artmış olmasından, türbanda somutlaşan İslami yaşam tarzının sosyal baskıya dönüşüp dönüşmeyeceğine, bunun AB üyesi olmak isteyen Türkiye'nin laik niteliğini değiştirip değiştirmeyeceğine dek ayrıntılara iniyordu sorular.
Burada, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Bizim laiklik anlayışımız" kalıbıyla başlayan cümlelerinin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün en son Fazıl Say örneğinde gördüğümüz kucaklayıcı olmaya çalışan yaklaşımının fazla etkili olmadığı söylenebilir. Siyasette önemli olan algılanan gerçekliktir.
Bu örnekte söz konusu ülke Danimarka, subaylar da Danimarka'nın Kraliyet Harp Akademisi üyeleridir. Üç yıl önceki Hazreti Muhammed karikatürleri olayıyla bütün İslam dünyasında tepkiye yol açan, PKK'nın yayın organı Roj TV nedeniyle Türkiye'de ayrıca tepki toplayan Danimarka. (Ki bu konuda Türkiye'deki temasları boyunca epey sıkıntılı anlar yaşadıklarını, özellikle Genelkurmay'ın Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi'ndeki konferansta, manevi anlamda ciddi dayak yediklerini öğrendim-MY) Danimarka, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin AB bünyesinde başlattığı Türkiye'yi dışlayan kampanyada, örtülü ve mahçup şekilde Sarkozy safında yer alan ülkeler arasında. Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde son yıllarda giderek artan Türkiye alerjisi diğer Avrupa ülkelerinde yayılıyor. Türkiye'de AK Parti'nin gücünü artıran 22 Temmuz seçimlerinin ardından Avrupa ve ABD'deki bazı yayın organlarının, yarı şaka yarı ciddi 'yakında Türkiye'de laik azınlığın haklarından söz edilmeye başlanacağı' ifadeleri belli bir karşılık taşıyor yani.
Merhum Hrant Dink, Türkiye'yi terk edeceğini söyleyince "Nereye gidiyorsun? Burası senin ülken" diye arayanlardan biriyim ve öldürüldüğü gün bunun pişmanlığını içimde duymuştum. Oğlu Arat dayanamadı gitti, AB'nin kalbi Belçika'da şimdi. Medarı iftiharımız Orhan Pamuk, saldırganlıktan yıldı ve fiilen ABD'de yaşıyor.
Son zamanlarda çıkmış en yetenekli piyanistlerimizden olan Fazıl say "Azınlıkta kaldık" feryadıyla kendisini dışarıya atmaktan söz ediyor.
Fazıl Say sanatçıdır. Duygusal davranabilir, hakkıdır. Ama söylediklerini duygusallık diyerek, hele ki "Sanatçı kendi işine baksın" diyerek, "Giderse çok üzülmeyiz" diyerek önemsiz göstermeye çalışmak, dikkate almamaya, susturmaya çalışmak, ülkeye de, onu yönetenlere de ne fayda, ne itibar getirir. Sanatçılar, toplumun işaret fişekleridir. Ortada bu kadar endişe varsa, ciddiye alınmayı gerektirir.