Fazıl Say'ın mahkûmiyeti üzerine bir soru?

Şimdi Londra Kitap Fuarı mı konuşulacak, yoksa Fazıl Say'ın bir tweet'i kendi izleyenleriyle paylaştığı için inanca hakaretten mahkûm olması mı?

Bir sorum var. Ama sormadan biraz arka plan çizelim.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik dün, tarih düşelim, 15 Nisan’da Londra Kitap Fuarı’nın açılışını ev sahibi İngiliz hükümetinin Kültür, Medya ve Spor Bakanı Maria Miller ile birlikte yaptı. Çünkü bu yıl fuarın Marka Odağı ülkesi Türkiye idi. Bu önemli bir kültür organizasyonu idi, Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Ünal Çeviköz ve İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi David Reddaway’in bir yılı aşkın süredir bu işle uğraştıklarını biliyorum.

Ankara’nın Londra Kitap Fuarı’na –haklı olarak- verdiği önem, seferber edilen kişilerden de belli. Türkiye’den pek çok saygın yayıncı zaten oradaydı ama Adalet Ağaoğlu, İskender Pala, Elif Şafak, Murathan Mungan, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Doğan Hızlan ve Buket Uzuner’in de aralarında bulunduğu çok sayıda yazar da davetliydi. AB Bakanı Egemen Bağış’ın da Çelik’le birlikte Londra’da bulunuşu, adeta hükümetin bu vesileyle ülkede gelişen demokrasi ve özgürlükler havasının kültürel hayatı da nasıl canlandırdığını ifade arzusunu gösteriyordu.

“O kadar da değil” dedi adeta İstanbul 19’uncu Sulh Ceza Mahkemesi, hem de fuar açılışından sadece birkaç saat önce verdiği kararla. Mahkeme, Türkiye’nin dünyaca ünlü piyano icracısı ve bestekâr Fazıl Say’ı ‘Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılamak’ suçu işlediği gerekçesiyle 10 ay hapse mahkûm etti. Say, bir Twitter mesajını, kendi hesabı üzerinden yaymakla suçlanıyordu, bir vatandaşın şikâyeti üzerine.

Mesajda 12’nci yüzyılda yaşamış İranlı şair (aynı zamanda matematikçi ve filozof) Ömer Hayyam’ın, softalara cennette neden ilahi şarap ve huri vaat edildiğini soran ve cennet için yazmamın uygun olmayacağı bir ifade kullandığı bir dörtlük vardı. Bir yandan edebiyat tarihçileri Hayyam’ın öyle bir dörtlük yazdığı konusunda anlaşamıyor, diğer yandan mahkeme, Say’ın hükmünün açıklanmasını geri bıraktı ve ceza ertelendi. Ama konumuz başka.

Şimdi sorumu sorup, asıl konuya dönelim.

Soru şu: Sizce yarın uluslararası medyada ve uluslararası siyaset ve kültür ortamlarında Çelik’in açılışını yaptığı Londra Kitap Fuarı mı konuşulacak, yoksa Fazıl Say’ın bir tweet’i kendi izleyenleriyle paylaştığı için inanca hakaretten, açıkçası küfürden mahkûm olması mı? Cevabı siz biliyorsunuz zaten.

Konumuz, Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırları.

AB, kararın açıklanmasından kısa süre sonra Türkiye’deki ifade özgürlüğünden duyduğu endişeyi dile getiren bir açıklama yaptı. Bunu yazarken, bütün ayarı AB’den almamız gerektiğine inandığımı söylemiyorum; yalnızca dışarıdan bakışın üst düzey örneği olarak söylüyorum; Say mahkûmiyetinin İlerleme Raporu’nda yer alması bana sürpriz olmayacak.

Ama asıl ilginç olan, kararın duyulmasıyla birlikte sosyal medyada, geleneksel medyacılar arasında gözlenen bölünme oldu. Say’ın ateist ve hükümete zaten müzmin muhalif bulunduğu, dolayısıyla niyetinin belli olduğu ima ve vurgusuyla cezayı ifade özgürlüğü ihlali değil, inanca saygı göstermeme suçunun cezası olarak gören meslektaşlarımız oldu.

Bu durum belki ülkedeki baskın siyasi ve kültürel atmosferin de yansıması sayılmalı.

Ama bu ortam aslında Türkiye’ye yabancı sayılmaz. Türkiye’nin ilk ve tek Nobel ödüllü edebiyatçısı Orhan Pamuk’un Nobel almadan önce Türklüğe, yani milli sayılan değerlere hakaretten, yine böyle bir şikâyet üzerine yargılanmaya başladığını unuttunuz mu yoksa? O zaman suçlama milli değerlere hakaretti, şimdi dini değerlere hakaret oldu; suçlama değişik ama değişmeyen bu davaların ifade özgürlüğü kavramıyla bağlantısı.

Fazıl Say, dava açıldığı zaman, mahkûm olursa ülkeyi terk etmeyi de düşünebileceğini söylemişti. Mahkemenin son kararını henüz bilmiyoruz. Ama Say’ı parmaklıklar arkasında görmek isteyenlerin arzusu gerçekleşirse bir sonraki sorumuzu da şimdiden hazırlayabiliriz. Say, kalıp hapse mi girecek ya da hapse girmemek için gönüllü sürgüne mi gidecek? Pek hoş bir tablo ortaya çıkmıyor, değil mi?