Fransa da kaybediyor

Fransa'nın desteğini çekmesi, Türkiye'ye zaman kaybettiriyor, Fransa da kaybediyor...

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, "Okullarında Avrupa'nın sınır komşusunun Suriye olduğunun öğretildiği Fransa'nın cumhurbaşkanı olmak istemediğini" söylerken kuşkusuz Türkiye'yi kastediyor.
Buradaki çelişki yalnız Sarkozy'nin komşuları Suriye, Mısır ve İsrail olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de AB üyesi olduğunu hatırlamaması değil.
Aynı zamanda Fransa'nın o zaman nasıl olup da Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki müzakerelere devam etme kararı verdiğinde.
Belki de bu yüzden Sarkozy, partisinden ve seçmeninin bir kısmından gelen tepkilere karşın aldığı bu kararını kamuoyuna izah etmek amacıyla (Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın sözleriyle) Türkiye'yi 'üzen' açıklamalarını sürdürüyor.
Oysa Fransız yetkilileriyle konuştuğunuzda, bu tablodan hiç de memnun olmadığını görüyorsunuz. Fransız Dışişleri'nin Güney Avrupa sorumlusu Joel Meyer, 'AB'de yalnızca İngiltere ve Almanya'nın sözü geçmiyor. Fransa olmadan karar alınamaz' bakışını diplomatik bir elma şekeri gibi "İki ülke de birbirine muhtaç" sözleriyle ifade ediyor.
Oysa biraz daha sohbet ettiğinizde işin siyasi boyutları yanında, ekonomik boyutlarının da endişe konusu olduğunu görüyorsunuz. Meyer, "Son gelişmeler nedeniyle Türkiye'de istediğimiz ekonomik gelişmeyi sağlayamadık" diyor. Bu durum, Sarkozy'nin danışmanlarından Patrick Devedjian'ın "Ermeni kararı nedeniyle ambargo tehdidini ciddiye almayın. Türkler unutkandır. Ekonomi daha da gelişti" sözleri ve ardından Türk medyasında yayılan havayla çelişiyor.
Biraz daha araştırınca ise şu ortaya çıkıyor: Fransa ile ticaretin arttığı doğru; 2006'da 9.4 milyar avro olmuş, 2007'de 10 tahmin ediliyor. Ama aynı dönemde İtalya ile ticaret 14-15 düzeyini bulmuş, Almanya ile 20'yi geçmiş durumda.
Yani Fransa, "İşi zamana bırakalım" diyor. Bunda haklı olduğu yanlar da var. Özellikle Türkiye'nin kendisini daha çok Avrupa'ya yaklaştıracak adımlara ihtiyacı var. Babacan, 301 konusunun bütçe ardından gündeme geleceğini konuşurken, bu durumun farkında olduğunu gösteriyor. Ancak zaman geçtikçe, o geçen zaman boyunca Fransa Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgeden alabilecekken alamadığı ekonomik ve siyasi payı da hesap etmeye başlamış.
Fransız şirketlerinin son dönemde Türkiye'de kazandığı, ama iptal edilen ihale miktarı 400 milyon avro civarında olmuş. Bu çok ciddi bir miktar değil. Ama bir adım öteye gittiğinizde tablo değişiyor: Fransız şirketlerinin ilk elemeyi kazandığı ve kazanma şansının yüksek olduğu halde alamadığı ihale miktarı 4 milyar avroyu bulmuş.
Örneğin, Ankara-Eskişehir hızlı tren hattını İspanyol şirketin alması Fransızlara sürpriz olmuş; ne de olsa bu konuda dünyada önder konumda olanlar Fransızlar. Örneğin, Hazar gazını Orta ve Batı Avrupa'ya taşıması öngörülen Nabucco doğal gaz boru hattı projesi. Suez şirketiyle birleşmesi ardından iyice güçlenen Gas de France, Nabucco'nun altıncı ortağı olmak istiyor. Bu amaçla 20 milyar avro gibi (yalnızca Türkiye'ye değil) yatırım da planlıyor. Ama Alman RWE şirketi öne çıkmaya başladı. Asıl rekabet alanlarından biri de Türkiye'nin yenilerde yasa çıkarttığı nükleer elektrik üretimi alanında olacak. Gerçi Türkiye'deki tüm üretim kapasitesi Fransa'nın kurulu nükleer enerji gücünün (toplam elektriğin yüzde 70'i) yenilenme oranına (yüzde 10) eşit; yani olmazsa Fransa'ya büyük kayıp verecek bir miktar değil. Ama sektördeki itibarı ve rakibe pazar kaptırmama açısından Fransız Areva şirketi Türk nükleer projesinin başlangıcında yer almak istiyor.
O yüzden Fransız yetkililere "Zamana bırakalım diyorsunuz, ama o zamana dek bölge nasıl şekillenecek" diye sorduğunuzda, yüzler gölgeleniyor.
AB Anayasası referandumuna Fransa'nın 'hayır' demesi sürecinde Türkiye'nin dışlanmasına yönelik kampanya, Sarkozy'nin bu kampanyada büyüyen dalgayı kullanmasının da payıyla iktidara gelmesi, Ermeni meselesi gibi konularda Fransa'nın Türkiye'ye bir dönem verdiği desteği çekmesi, Türkiye'yi zorda bıraktı. Türkiye'nin çok değerli zaman kaybetmesine yol açtı. Ama ilişkilerin kötüye gitmesinden tek kaybı olan taraf Türkiye değil. Fransa, belki ekonomik potansiyelden çok, siyasi itibar kaybediyor. Tek teselli, hem Ankara'nın, hem Paris'in bu durumun farkına varmış olmasında. Zararın neresinden dönülse, kârdır.