Genelkurmay vergi dairesi midir?

Askerin demokratik açılımdaki kilit önemi giderek ortaya çıkarken, demokratik hayattaki yeri tartışması ilginç bir hal alıyor

Üç gün önce 8 Eylül’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Berlin’de Pergamon (Bergama) müzesini gezdiği gün, Hakkari’nin Çukurca ve Siirt’in Eruh ilçelerinde çıkan çatışmalarda yine ölüm haberleri geldi.
Genelkurmay Başkanı, tam da Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın ‘çatışmasızlık ortamının sürmesi’ temennisini dile getirdiği günlerde gelen bu acı haberleri bir Türk Genelkurmay Başkanı’nın Almanya’ya 13 yıl aradan sonra yaptığı ilk ziyarete başladığı sırada almış oldu. Benzetmek gibi olmasın ama, Azerbaycan ile Ermenistan birlikleri arasında uzun aradan sonra ilk  ölümlü çatışma haberi de dün Yukarı Karabağ bölgesinden -Türk-Ermeni protokolünün ilanı ardından Azerbaycan’ın Karabağ barış koşullarını açıklamasından bir gün son geldi.
Genelkurmay Başkanı Başbuğ önceki gün Alman muhatabı Orgeneral Wolfgang Schneiderhan, dün de Savunma Bakanı Franz Josef Jung ile görüştü. Görüştükleri konular arasında Afganistan ve NATO’nun Afganistan’daki askeri operasyonlarına Almanya ve Türkiye’nin katkıları da vardı.
Jung, Başbuğ’un acı haberi aldığı gün Alman Parlamentosu Bundestag’ta, Şansölye Angela Merkel ile birlikte muhalefetin Afganistan konusundaki sorgulaması karşısında ter döküyordu.
Konu 4 Eylül Cuma günü Almanya’nın Afganistan’da görevli 4 bin 200 askerine komuta eden komutanlardan birinin kararıyla, ABD hava kuvvetlerinden iki yakıt tankerini kaçıran Taliban militanlarının bombalanması için destek istenmesiydi. Amerikan uçakları Alman generalin isteğini yerine getirmiş, ancak bu arada 60’tan fazla sivil ölmüştü.
Bu nedenle Afganistan’daki Alman askerlerinin derhal geri çekilmesi konusu, 27 Eylül’de genel seçime gidecek Almanya’da bir anda tartışma konuları arasında ilk sıraya yükselmiş, anketler, kamuoyunun üçte ikisinin bundan yana olduğunu göstermişti. Jung ve Alman ordusu bu iddiaları reddetmeleri, ölenlerin çoğunun Taliban militanı olduğunda ısrarları nedeniyle iki kat eleştiri altındaydı.
Merkel için en kolay yol, birliklerin geri çekilmesini gündeme aldığını açıklamak, kararı da seçim sonrasına bırakmaktı. Neticede Afganistan’a asker gönderme kararı -geçen hafta Ankara’da Başbakan Tayyip Erdoğan’la (yanında Cüneyd Zapsu olduğu halde) dev enerji projeleri konusunda özel bir görüşme yapan, şimdinin Rus Gazprom yöneticisi- eski sosyal demokrat Şansölye Gerhard Schroeder zamanında alınmıştı.
Ama Alman ordusu -İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği bütün itibar aşınmasına karşın- bunu istemiyor, bunun terörizme karşı savaşı zayıflatacağını düşünüyordu. Merkel’e de bile bile oy kaybını göze alarak parlamentoda Afganistan’daki birlik varlığını savunmak düştü.
NATO ve Avrupa Birliği’nin merkezi Belçika’da da ilginç gelişmeler oluyor asker-hükümet ilişkilerinde bugünlerde. Bunlar Türkiye’de asker konuştukça, Genelkurmay’ın da vergi dairesi, ya da kadastro dairesi gibi bir devlet kurumu olduğu, idare üzerindeki etkisinin de tıpkı Batı’daki örnekleri gibi, o kadar olması gerektiği yolunda dile getirilen görüşleri pek desteklemiyor.

Belçika’daki tartışma
Tartışma Belçika Maliye Bakanı Guy Van Hengel’in geçen hafta sonu ülkenin ilfas noktasına geldiğini açıklayıp Silahlı Kuvvetler bütçesinde de kesintiye gidebileceğini açıklaması üzerine başladı. Bunun üzerine Belçika Genelkurmay Başkanı Orgeneral Charles Henri Delcour bağlı bulunduğu Savunma Bakanı Pieter de Crem’e dün bir mektup yazarak, böyle bir kesinti halinde böyle hükümetin yurtdışına asker göndermeye yönelik yeni kararlarını veto edeceği tehdidinde bulundu. Bu tehdidini de Belçika’da askerlerin üye olduğu sendikaya bildirerek kamuoyuna duyurdu. Tabii ki Afganistan’daki NATO operasyonunu da etkileyecek bu çıkış, Belçika tarihinde herhangi bir genelkurmay başkanının hükümetin siyasi kararına meydan okuyan, hatta aykırı yönde yapılmış ilk örneği olarak değerlendiriliyor.
ABD’nin bir önceki Başkanı George Bush’un iktidara ilk geldiğindeki Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Pentagon’daki askeri bürokrasiyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmek istediğinde sistemin nasıl kilitlendiği, generallerin neredeyse isyan noktasına geldiği, neticede Rumsfeld’in kilit bir noktaya atadığı amiralin istifa etmesiyle ‘normale’ dönüldüğü, ünlü gazeteci Bob Woodward’un ‘State of Denial-İnkâr Aşaması’ kitabında ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Bunları, ‘Bakın Batı’da da asker konuşuyormuş’ demek için yazmadım. Askerin siyaset üzerindeki rolünün, siyasi kararın oluşmasına katkı vermekle sınırlı kalmasından yanayım. Askerin sık sık görüş belirtmesinin de hem demokrasinin güçlenmesini yavaşlattığı, hem de askerin itibarını zedelediği düşüncesindeyim. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin özellikle AB üyelik hedefi doğrultusunda karar aldığı 2000 yılından itibaren -bütün iniş çıkışlara karşın- ne tür bir değişim içinde olduğunu görebiliyorum.
Bununla birlikte, özellikle güvenlik (ve Türkiye gibi ateş hattında bir ülke) söz konusu olduğunda, askerin görüşlerini karar aşamasına varmadan dikkate alan siyasi iktidarların daha doğru ve gerçekçi bir iş yapmış olacaklarına da inanıyorum. Orgeneral Başbuğ’un 14 Nisan’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşma da aslında bu doğrultuda saptamalarda bulunuyordu.
Şimdi Türkiye, belki de tarihinin en önemli fırsatlarından biriyle karşı karşıya. Askerin, Kürt açılımında kilit önemde olduğu hükümet tarafından da giderek daha iyi anlaşılıyor. 3 Eylül’de Başbakanlık’ta yapılan toplantı sonrası gelişmeler bunu gösteriyor.
Başbakan Erdoğan, eğer Meclis’e, özellikle de CHP lideri Deniz Baykal’a -onu ortak etmek için olmasa da, açılım üzerine bilgi vermek için gidecekse, kamuoyunun bu projenin, bu işi birlikte yürütecek olan sivil ve askeri otoritenin ortak projesi olduğuna ikna olması, bu konuda tereddütler taşımasından çok daha faydalı olur. Bu konuda öncelikle Erdoğan’a, sonr Başbuğ’a önemli sorumluluk düşüyor; eğer gerçekten olumlu sonuç alınması isteniyorsa.